İslam Alimi

Tasavvufun Onbir Temel Esası

Abdulhalik Gücdevani hazretleri bugün Nakşibendîliğin esasları diye bildiğimiz on bir temel esası ortaya koyan değerli üstadtır. Bu prensiplerin esası; “Kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi çıkarıp atmak ve kalbi daima Allah-u Teala ile meşgul hale getirmek” tir. Nakşibendîliğin 11 temel düsturu şunlardır:

1. Vukuf-i Zamanî: ‘Vukûf’ kelimesi ‘şuur’ manasına gelir, yani mürid, içinde bulunduğu zamana sahip olmalı ve zamanı kontrolü altında tutmalı, zamanını gafletle mi, yoksa şükre layık bir uyanıklık ve huzurla mı geçirdiğini düşünmelidir.

2. Vukuf-i Adedi: Kısaca manası vird tesbih yapılırken sayıyı bilmektir. Burada asıl anlatılan vukuf, sayılarına riayet sureti ile hafi (gizli) zikirden ibarettir. Hafi zikir esnasında sayısına riayet edilmesi, zihni dağınıklıktan kurtarır. Zikirde asıl gaye, zikri yapılan Allah-u Zülcelâl ile kalbin huzurudur, manevi beraberliğidir. Ancak böyle yapıldığı takdirde, zikrin faydası görülür. Anlatılan fayda: “la ilahe” (ilah yoktur) nefyetmek, yani reddetmek esnasında, beşeri varlığın bitip tükenmesidir. “İllallah” (ancak Allah vardır) esnasındaysa, ilahî cezbelerin doğuşudur. Bu hal, (ledünnî) ilim mertebelerinin ilkidir.

3. Vukuf-i Kalbi: Kalbi uyanık tutmak ve kalpte olanı bilmektir. Bu da kendi içinde iki kısımdır:
a) Kalbin yaptığına vakıf olması; zikreden, zikrini yaparken kimi zikrettiğine yakinen muttali olmalıdır.

b) Zikreden kimsenin, zikir esnasında kalbini mülahaza etmesidir. Yani haline, zikirle iştigaline ve zikrin mefhumunu (manasını) mülahaza ettiğine muttali olarak, kalbinde gaflete kesinlikle yol bırakmamaktır. Vukuf-i Kalbi’yi kısaca; “Zikrettiği sözlerin manasını düşünerek ve şuurunda olarak zikir etmektir” diye de tarif edebiliriz.

4. Huş-der Dem: Yani alınıp verilen nefese dikkat etmek. Büyükler katında bu cümleden Murat olan mana şöyledir: Aklı başında bir salik, alıp verdiği nefeslere dikkat etmeli, onları gafletten korumalıdır. Böyle yaptığı takdirde; kalben, Allah-u Zülcelâl ile huzurda olur. Zikir yapan kişi zikri esnasında gafletten sakınmalı ve zikrini yaptığı zatı mülahaza etmelidir. Bu mülahaza ise kişiyi yaptığı zikrin esas tecellisine götürür.

5. Nazar-ber Kadem: Manası “gözler ayakta” demektir. Müride yakışan odur ki, yürürken gözleri ile ayaklarını izleye. Ta ki, etrafa dalmaya. Sebebi, etrafa dalmak, kalbe hicap (perde) getirir. Şu muhakkak ki kalbi örten perdelerin pek çoğu, ona resmedilen suretlerden (resimlerden) ötürüdür. Sebebi ise temiz kalpler, cilalı aynalara benzerler. Katı kalplerde bulunan kötü huyların, bozucu düşüncenin baskısını hemen alır. Bu alış; özellikleri anlatılan kimselerin yüzüne mücerred nazarla da (sadece bakmak) olur.

Bu bakış, yukarıda anlatıldığı gibi olmayıp şöyle de olabilir: Baktığı zaman, nazarı güzel yüzlere takılır; bu yüzden de fitneye düşer. Gerçekten böyle bir nazar, şeytanın oklarından biridir, kime saplansa, Allah-u Zülcelâl’in yolundan saptırır. (Sadece yüze bakmak böyleyken, harama bakmak insana nasıl zarar verir düşünülmelidir!)

6. Sefer-der Vatan: Kelime manası; herhangi bir şahsın, bir beldeden, başka bir beldeye gitmesidir. Tasavvufi manada ise salikin kendini yetiştirecek bir mürşid araması ve ikinci mana olarak da, salik bir mürşide intisab ettikten sonra, mürşidinin emirleri doğrultusunda zahiren ve batınen Allah-u Zülcelâl’e yönelmesi, hicret etmesidir.

7. Halvet-der Encümen: Halvet; sülük ehlinin ibadet için yalnız kalacağı bir mekân manasına gelir. Encümen ise insan topluluğudur. Sadat-ı Kiram katında ise mana şudur; salike yakışan, kalben Allah-u Zülcelâl ile huzurda olup halk içinde olduğu halde, onlardan ayrı gibi yaşamasıdır. Murad olan mana, yukarıdaki gibi olunca, cümlenin manası; “murakabe” olur. Yani günlük yaşantısı içerisinde işi ile uğraşırken, yakınları ile beraberken, halk içerisinde herhangi bir şey ile meşgul iken, zâhirinin halk ile görünmesi, batının ise Allâh-u Zülcelâl’den bir an dahi gafil olmamasıdır. Allah-u Teâlâ bu manaya işaret edip ayet-i celilede şöyle buyurmuştur: “Öyle erlerdir ki; onları ticaret, alış-veriş Allah’ı anmaktan alıkoymaz.” (Nur; 37)

İşte bu tür “halvet” Nakşibendî yoluna hastır. Nitekim bu yolun erbabı, (diğer tarikatlardaki gibi) zâhirî olarak halvete çekilmezler. Bunların halveti, insanlar arasında bâtınî halvettir.

8. Yad-Kerd: Kelime manası ‘zikretmek’ demektir. Sadat katında kastedilen mana şöyledir; mürid murakabe mertebesine erdikten sonra, “Nefy-i isbat” yani: “La ilahe illallah,” zikrini belli bir miktar dille yapmalıdır. Mesela üç yüz, beş yüz, yani mürşidinin emrettiği kadar. Burada da anlatılan “Nefy-i İsbat” zikrinin bu mertebede dille yapılması şart sayılmıştır. Zira kalpler anasıra (unsurlara) bağlı olduğundan, anasır gibi paslanır. Anlatılan “Nefy-i İsbat” zikri yapılınca, pası gider. Murakabe mertebesine çıkar, müşahede mertebesine erer.

9- Baz-Keşt:
Kelime manası; ‘rücû’ (dönüş) demektir. Ancak, Sâdât katında murad olan mana başkadır.
“İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” (Allahım, maksudum sensin; matlubum isteğim rızandır) cümlesinin tehayyülü (hayal edilmesi), “Nefy-i İsbat” zikrinin manasını kalbe yerleştirir. Zikri yapan kimsenin kalbine tevhid sırrını getirir. Böyle yaptığı takdirde, bütün yaratılmışların varlığı nazarında silinir, zuhur yerlerinde, mutlak vahid tek olan Zat’ın varlığı kendisine zahir olur.

10. Nigah-Daşt: Kelime manası ‘korumaktır. Sadat katında kalbi havâtırdan düşüncelerden korumaktır. Hâvâtır altı çeşittir:
a) Hevâcis: Nefis yönünden kalbe gelenler.
b) Vecâis: Şeytan tarafından kalbi ve dimağı meşgul edenler.
c) İlhâmat: Melek yönünden gönüle gelenler.
d) Vâridat: Cenab-i Hak’dan gelenler.
e) Suver-i Kâinat: Bünyenin hisleri canibinden canın istekleri.
f) Ma’kulat: Akıl yönünden gelenler.

Müride düşen odur ki; zikrini yaptığı zaman, “Nefy-i İsbat” manasını düşünerek, kalbine sahip olsun. Böyle yapmalı ki; oraya yersiz hatıralar girmesin. Oraya yersiz hatıralar girince, zikrin neticesi hâsıl olmaz.

11. Yad-Daşt: Zikreden kimseye gereken: Zikrini ettiği Zat’ın zikri anında, kalbini huzurda tutarak korumaktır ki bu, “Nefyi-i İsbat” zikrini nefesini tutarak yaptığı zaman olacaktır. Denildi ki; her halde, devamlı olarak, kalbi Allah-u Zülcelâl’ın huzurunda bulundurmaktır. Böyle olunca, murâkabe ile aynı manaya gelir.

Netice olarak, mürid şunu bilmelidir ki zikir, murâkabe, sohbet, râbıta ve Yâd-Daşt diye anlatılanlardan hâsıl olan huzur manası, hakikatte birdir. Kaldı ki huzur, Zat-ı Ehadiyet nurlarını müşahededen ibarettir; ancak şekilleri değişiktir. Bu değişik durumu ise ancak havâs zümresi zatlar bilirler.

Abdulhalik Gücdevani Hayatı


Warning: Division by zero in /home/islamali/public_html/wp-includes/comment-template.php on line 1415
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ