İslam Alimi

Kurban, Takva ve Teslimiyet

Yaratılan tüm mahlukatın zerrelerinin sayısınca, Allah’a hamd olsun. Ve yine tüm yaratılmışların zerrelerinin sayısınca, Peygamber (sav) Efendimize salat ve selam olsun. Yine mübarek bir Kurban bayramına hep beraber, imanlı gönüllerle kavuşacağız inşallah. Kurban kelime olarak; kendisiyle Allah’a yaklaşılan manâsına gelmektedir. Günümüzün anlayışıyla bir hayat sigortasıdır.

Asi olan nefislerimizin, günahkâr bedenlerimizin, şımarık düşüncelerimizin; kesilecek bir hayvan karşılığında, temizlenmiş bir vaziyette yine bize bağışlanmasıdır, Kurban; “Ey Rasûlüm kullarım sana benden soracak olurlarsa, muhakkak ki ben çok yakınımdır” buyuran, Cenab-ı Hak’ka yakınlaşabilmenin bir yoludur. Tek hakiki dostumuz olan Allah’ımız, kendisine kurban ettiğimiz canımızı bağışlıyor ve yerine takvamızı gösterebileceğimiz bir hayvanı kesmemizi istiyor. Ve bu isteğini Kevser suresinde “Rabbin için namaz kıl, kurban kes!.” Buyurarak imkânı olanların kurban kesmesini emrediyor. İmkânı olup ta kesmeyenler içinse, peygamberimiz sav.  şu dargın ifadeleri kullanıyor: “Kim ki kurban kesmeye gücü yeter de kurban kesmezse, o kimse bizim namazgahımıza sakın yaklaşmasın”!

Şimdi Kurban İbadetini Tanıyalım

Kurban ibadetinin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Allah cc. insanlığın atası Hazreti Adem’i ve eşini yeryüzüne indirince, çocukları oluyordu. Her doğumda Havva annemiz kız ve erkek ikiz doğuruyordu. Yirmisi erkek ve yirmisi kız olmak üzere kırk çocukları doğmuştu. Allah, Hazreti Adem’e evlilikte çocuklarının aralarını ayırmasını emretmişti. O da bir karında doğan erkek çocuğunu, başka karında doğan kız çocuğu ile evlendiriyordu. Yeryüzüne indikten yüz sene sonra bir karında bir erkek ve bir kız çocuğu doğdu. Erkek olanına Kabil, kız olanına da İklîma adını verdi, beş yıl sonra da bir kız ve bir erkek çocuğu daha doğdu. Erkek olanına Hâbil, kız olanına da Lebûda   adını verdi. Hazreti Âdem as. Kabil’e Hâbil’in ikiz kızkardeşiyle evlenmesini, Hâbil’e de Kabil’in kızkardeşiyle evlenmesini emretti. Hâbil; Kabil’in kız kardeşiyle evlenmeye razı oldu. Kabil ise, Hâbil’in kız kardeşiyle evlenmeyi istemedi ve kendi ikiz kızkardeşiyle evlenmeyi istedi.

Hâbil, Kabil’e başvurup kızkardeşini, kendisiyle evlendirmesini istedi. Kabil, Hâbil’in dileğini kabul etmedi ve Habil’e “O, benimle birlikte doğan kız kardeşimdir. Kendisi, senin kız kardeşinden daha güzeldir. Onunla evlenmeye, ben, senden daha lâyığım ve o benim hakkımdır!” dedi. Gerçekten de, Kabil’in kız kardeşi çok güzel, Hâbil’in kız kardeşi ise, çirkindi. Âdem as. Allah cc. tarafından, kendisine emrolunanı, Hazreti Havva’ya da haber verip dedi ki “Kabil’e emret Hâbil ile doğan kızla evlensin! Hâbile de, emret Kabil ile doğan kızla evlensin!” Hazreti Havva da, bunu, oğullarına söyledi. Hâbil, razı oldu. Kabil ise, kızdı ve annesine ” Hayır ! Bu, ancak, babam Hazreti Âdem’in isteğidir! Vallahi, Allah, bunu, hiç bir zaman emretmez!” dedi. Babasına da “Ey baba! Bu, senin işlerindendir!” dedi. Âdem As. Yine Kabil’e, kız kardeşini, Hâbil ile evlendirmesini emretti. Fakat, Kabil, kabul etmeye yanaşmadı. Âdem as. “O, sana helal değildir!” dedi, ve kızdı “Gidiniz. ikiniz, Allah’a, birer kurban takdim ediniz. Muhakeme olunuz. Hanginizin kurbanı kabul olunursa, o, bununla evlenmeye, diğerinden daha lâyıktır ve hak onundur. Hanginiz, onunla evlenmeye lâyık ise, Allah, semâdan bir ateş indirir, onun kurbanını yakarak işaretler” dedi. İkisi de, bu teklifi kabul ettiler.

Hâbil, davar sahibi idi. Kabil, çiftçi idi.Kendilerine kurbanları yaklaştırmaları emrolununca, davar sahibi olan habil, davarının en değerlisini, semizini ve güzelini, gönülden isteyerek, çiftçi olan kabil ise, pek çok buğday başağı bulunduğu halde, elinde olan buğday başaklarını ufalayıp yemiş, ancak, bir avuç kötüsünü, gönülsüz olarak takdim etmek üzere dağa bırakmıştı. Âdem as. da, yanlarındaydı. Kabil, Hâbil’e “Ben, senden büyüğüm! Babamında büyük oğluyum, senin istediğin kız, benimle birlikte doğan kız kardeşimdir. Ben, onunla evlenmeye senden daha lâyıkım!” diyerek övünüyordu. Âdem As. Rabb’ine dua etti. Hâbil, kalbinde Allah’ın takdirine rıza ve emrine boyun eğme duygusu taşımaktaydı. Çünkü, o temiz kalpliydi. Kabil ise, içinden “Benim kurbanım, ister kabul olunsun, ister kabul olunmasın, umurumda değil, Hâbil, hiç bir zaman, benim kız kardeşimle evlenemeyecektir!” dedi; O sırada, gökten bir ateş inip Hâbil’in kurbanını yakarak işaretledi. Onun kurbanı, kabul olundu ve İsmail as. için kurban olarak gönderilinceye kadar cennette yaşadı. Kabil’in kurbanı ise, uzaklaştırıldı. Kabul olunmadı. Çünkü, o, temiz kalpli değildi. Dağdan indiler ve dağıldılar. Kabil, Kurbanının, Allah tarafından reddedilişine kızdı. Kalbindeki kıskançlığı, hasedi ve azgınlığı kabardı.

Hâbil, davarının başına gitmişti. Kabil, onun yanına varıp “Ben, seni, muhakkak öldüreceğim!” dedi. Hâbil “Beni, ne için öldüreceksin?” diye sordu. Kabil “Çünkü, Allah, senden, kurbanını kabul etti. Benim kurbanını kabul etmeyip bana geri çevirdi. Demek sen, benim güzel kız kardeşimle evleneceksin! Ben ise, senin çirkin kız kardeşinle evleneceğim, öyle mi? Sonra da, herkes, senin, benden daha hayırlı ve üstün olduğunu söyleyecek hâ! Bundan sonrada, senin çocukların, benim çocuklarıma karşı, övünecekler Demek, sen, halkın içine gideceksin. Onlar, senin takdim ettiğin kurbanının kabul olunduğunu, benim kurbanımın ise, geri çevirildiğini öğrenecekler Hayır! Vallahi, halk, ne seni, nede senin, benden daha hayırlı olduğunu görecektir! “Ben, seni, mutlaka öldüreceğim!” dedi. Kardeşi Hâbil ona şöyle dedi: “Allah, sadece takva sahibi olan müttaki kimselerin kurbanını kabul eder”. Habilin burada ki cevabı bizim için çok önemli bir nasihattir.

Allahu Teâlâ insanların davranışlarını iyi ve kötü olarak değerlendirirken ne beden güzelliğine, ne de mal varlığına bakar; çünkü bunlar gelip geçici değer ölçüleridir. Önemli olan ruh güzelliği ve gönül zenginliğidir. Daha da önem olan bu ruh güzelliği ile gönül zenginliğinin, iyi hâl, güzel davranışın salih amel olarak dışa yansımasıdır. İnsanlara iyilik yapma heyecanıyla, Allah’a kulluk edebilme aşkıyla yaşamaktır. Kalıcı olan, insanın gerçek değerini ortaya çıkaran işte bu meziyetleridir. Hadîs-i şerîfte ne buyuruyor sevgili peygamberimiz sav. “ Allahu Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar” Allahu Teâlâ’nın kalbe ve davranışlara bakması demek, kalbin ve davranışların iyi olması hâlinde, onların sahibine sevap ve mükâfat vermesi demektir. Bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ’nın maddî görüntülere değer vermediği, insanda mânevî güzellik aradığı şöyle ifade edilmiştir: “Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir” sebe/37

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, kendi mübârek göğsüne, daha doğrusu kalbine işaret ederek üç defa: “Takvâ işte şuradadır” buyurması, insanın gerçek değerinin ihlâslı bir kalbe sahip olmasıyla anlaşılacağını göstermektedir. Allah Teâlâ ibadetleri ve güzel davranışları değerlendirirken samimiyet derecesini, ihlâs ve iyi niyeti esas alır. Kalp, Allah’ın çok değer verdiği, devamlı surette bakıp kontrol ettiği bir merkezdir. Bu sebeple onu kötü duygulardan arındırmak, dinin tavsiye ettiği güzel hâl ve davranışlara sahip kılmak gerekir. İbadetleri makbul ve değerli kılan kalpdir. Bundan dolayı kalbi kin ve haset gibi mânevî hastalıklardan arındırmalı, mükemmel hale getirmeye çalışmalıyız. İnsanlar genellikle dış görünüşe önem verdikleri için, Güzel ve yakışıklı olanlarla, varlıklı kimseler toplumda daha büyük itibar görürler. Çirkin ve fakir olanlara pek değer verilmez. Bu ölçüler ruh ve gönül dünyasını tanımayan karaktersiz ve fasık kimselerin değer ölçüleridir. Bizim için önemli olan kişinin kendisinde ki takva gücüdür.

Evet, “takva gücü” namazla, oruçla, zekâtla, hacla, kurbanla, ana-babaya itaatle, akraba ve komşu haklarına riayetle, özünde ve sözünde dosdoğru olan insanlarla arkadaşlık yapmakla, adaletle, hakka çağırmayla, merhametle, kendi nefsi için istediği nimetleri diğer müslüman kardeşleri için istemekle elde edilen güçtür. Evet, takva gücü şirkden, yalandan, gösterişten, zulümden, faizden, içkiden, kumarın her türlüsünden, fuhşiyattan, israftan uzak bir hayat programı içerisinde yaşamanın sağladığı planlı ve programlı güçtür. Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir topluluk, gerçek Müslümanlar kadar ciddî, başlangıcı ve sonucu belli olan, planlı ve programlı bir hayat düzenine sahip olamaz. Çünkü Müslüman’ın hayat programı Allah ve Rasulü tarafından belirlenmiştir. O tuvalete girerken bile özgür değildir. İslâm’da Müslüman’ın kişisel hürriyeti yoktur. Müslüman için hürriyet Hakk’a kulluktur. Tuvalete girerken “Allahümme inni eûzübike minel hübsi ve hebâis” denir. Yatağa girmenin adabı vardır. Ticaret yapmanın kuralları vardır. Mirası taksim etmenin kuralları vardır. Cezaların belirli kuralları vardır. İnsan hayatıyla ilgili aklınıza ne geliyorsa belli bir çerçeve içerisindedir. Evet, böylesine ilâhî programa göre ayarlanmış, ahireti hedefleyen bir hayatın getirdiği güçtür takva gücü. Müslüman bu güce sahip olmaya çalışmalıdır. Bu güce sahip olmayı istemiyorsa, zaten İslâmla ciddî bir bağ kurması mümkün değildir. İslâm bir inanç ve yaşam dinidir. Hayattan kopuk müslümanlık olmaz, olamaz. Biz kendimizi bağımsız görüyoruz.

Hayır, Müslüman inandığı kuralların insanıdır.

Müslüman inançlarına göre yaşar. Yoksa zamanımız Müslümanı gibi yaşadığı gibi iman etmeye çalışmaz. Takva gücü bir de fertleri ve içtimaî olayları Kur’ân ve Sünnet’in emirlerine göre değerlendirmekle oluşur. Değerli kardeşlerim, itiraf etmeliyiz ki değer yargımız olan İslami haasasiyetlerimizi yitirdik. Allah’ın ve Peygamberinin koyduğu değer yargılarına göre değerlendirmeler yapmadığımız için İslâm’ın değer hükümleri de bu toplumda tersyüz olmaya başlamıştır. Burada özetle şunu ifade edeyim ki, Allah’ü zülcelal’in gayretine en ziyade dokunan, Allah’ın kulundan nefretine en fazla sebep olan tavır, Allah’ın sevdiklerini sevemememiz, Allah’ın sevmediklerinden kaçınamayışımızdır.

Bir tarafta, bir temizlik işçisi var. Bu temizlik işçisi Allah’a iman eder, ahirete iman eder, Allah’ın ve peygamberinin buyruklarına göre hayatını düzenlemeye çalışır. Fakat sonucunda Belediye de temizlik işçisidir. Diğer tarafta, bir devletin başkanı var. Alemlerin Rabbi olan Allah’a tevhid inancı üzere inanmaz, veya inanır da Allah’ü Zülcelal’in ve O’nun peygamberinin koyduğu ilâhî emir ve yasaklara göre hayatını düzenlemez, bu ilâhî ölçülerin dışında bir hayat sürer. Eğer Müslüman, ağırlığını, değer yargılarını temizlik işçisinden yana koyamaz, bu vatandaşı, inanç ve ibâdet hayatından yoksun devlet başkanının üstünde mütalaa edemezse takva gücüne eremez. Gerçek Müslüman olamaz. Bu haliyle Allah Zülecelâli ziyadesiyle darıltır. Çünkü insanları yaratan, farklı kabiliyetlerde halk eden, fiziki yapıdan rızka kadar farklı kılan yüce Allah’tır. Allah katında devlet başkanıyla apartman kapıcısının farkı yoktur. Onları Yeryüzünde kulluk imtihanına tabi tuttuğu için Mevlâ, bir kısmının zekâsını kısıyor, bir kısmına üstün zekâ bahşediyor, bir kısmına kabiliyetler veriyor, diğer bir kısmının kabiliyetlerini sınırlıyor. Bir kısmına fazlaca rızık veriyor, diğerlerine ancak kendilerine yetecek kadar rızık takdir ediyor. Ortada adaletsizlik var görünüyor, doğru, fakat yeryüzünde adâletsizlik değil, hikmet cereyan ediyor.Yeryüzünde bizler kulluk imtihanına tabi tutulduğumuz için ve hayat da yalnız dünya hayatından ibaret olmadığından dolayı, ahiret hayatıyla bir bütün olduğu içindir ki adâletsizlik de yok.
Allahu Zülcelal apartman bekçisine şükrünü eda edebileceği kadar nimet vermiştir, o bu nimetlerden hesaba çekilecektir. Devlet başkanına elli tür nimet vermiştir, oda onun şükrünü yerine getirememiştir.Ona kulluk sualleri de elli türden gelecektir. Değişen bir şey yok. Onun için şu olamadım, bu olamadım diye gam çekmeye gerek yok. Mevcut şartlar içerisinde Allah’a kulluk yapabiliyor muyum, yapamıyor muyum onun muhasebesini yapmalı, vicdanımızda cevaplarını bulmaya çalışmalıyız.

Takvasız güçler zulme aracı olur Değerli kardeşlerim!

Bütün güçlerin anası bu takva gücüdür. Eğer bu takva gücüne sahip değilsen ilim gücüne, teknik güce, bedenî güce ve maddî güce sahip olmasan da kayıp değildir. Neden? Çünkü takva gücü olmadan ilim gücü, teknolojik güç, maddî güç ancak zulme yol açar, ancak sömürüye yol açar, ancak insanların haklarına tecâvüze yöneltir. İşte vahiy bilgilerinden yoksun insanlığın ilmî ve teknolojik gelişiminin doğurduğu bahtsızlık. Biliyorsunuz bugün yeryüzünde en büyük harcamalar silahlanmaya yapılıyor. Milletlerin bütçelerinin hemen hemen yarısı silahlanmaya tahsis ediliyor. Bugün Amerika’nın, Rusya’nın, Fransa’nın, İsrail’in ve İngiltere’nin elindeki nükleer silahlar, kimyasal silahlar insanlığı bir kere değil, yüz kere değil, bin defa mahvedebilecek boyutlara ulaşmıştır. Bugün yeryüzünde adâlet hâkim değil, fazilet egemen değil. Yeryüzünde zulüm ve sömürü hâkimdir. Silahı etkin ve büyük olan dünyada sömürüsünü sürdürüyor. Yani takva gücünden yoksun insanlığın elindeki ilmî güç, teknolojik güç insanlığa adâlet, huzur, istikrar ve mutluluk sağlamaktan çok, mutsuzluğa sebep olmaktadır.

Habil dedi ki; “Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam. Ben Alemlerin rabbi Allah’tan korkarım”. Hâbil, Kabil’den daha güçlü ve kuvvetli olmasına rağmen Allah korkusu kardeşine zarar vermekten kendisini alıkoydu. Kabil, Hâbil’i öldürmek üzere geldi. Hâbil ondan saklanıp dağların başına kaçtı. Bir gün uyurken Kabil geldi ve öldürmek için büyük bir taş kaldırdı. Nasıl öldüreceğini bilemedi. Şeytan ona göründü, önüne bir kuş koydu, kuşun başını taşın üzerine koyarak başka bir taşla ezdi. Kabil de kardeşine aynı şekilde yaptı ve başını taşla ezerek öldürdü. Hâbil öldürüldüğünde yirmi yaşında idi. Şam’da Kasyun dağının başında öldürülmüştü. Hâbil öldürülünce yer yüzü ve üzerindeki her şey yedi gün sallandı, ağaçlar diken çıkardı, yiyecekler değişti, meyveler ekşidi, su acı oldu ve toprak çoraklaştı. Hazreti Adem, Mekke’de bulunuyordu. Durumu öğrenmek için Hindistan’a gittiğinde, Kabil’in Hâbil’i öldürdüğünü öğrendi. Kabil, kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemedi. Allah ona,” ey Kabil, kardeşin Hâbil nerede”? diye seslendi. “Bilmiyorum,   onun   bekçisi   değilim”,   dedi.   Allah   ona ”Kardeşinin kanı bana yerden sesleniyor, kardeşini niçin öldürdün?” dedi. “ben öldürmüşsem, kanı nerededir?”dedi. Toprak Hâbil’in kanını çekmişti. O günden sonra Allah toprağın bir daha kan içmesini haram etti.Kabil, kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemedi. Bir yıl boyunca sırtında taşıdı. Ceset kokuştu. Kuşlar ve yırtıcılar hayvanlar yemek için nereye atacağını bekliyordu. Allah ona iki karga gönderdi. Kargalar çarpıştı ve biri diğerini öldürdü. Öldüren karga gaga ve ayaklarıyla yerde bir çukur eşeledi ve öldürülen karganın cesedini içine koyarak gömdü. Kabil seyrediyordu. O da kalkıp kardeşi için bir çukur açtı ve cesedini içine gömdü. Hazreti Adem ve Hazreti Havva  oğlu Hâbil’in öldürüldüğünü öğrenince  çok üzüldüler. İkisinin acısına sevinen İblis onlara şöyle cevap verdi: “Memleketten ve insanlarından kaç, çünkü cennetlerde geniş yer sana dar geldi. Eşinle beraber cennette bolluk içindeydin kalbin de dünyanın eziyetinden rahattı. Komplo ve hilelerim devam edecek” dedi. Hazreti Adem, Hâbil\\\’in öldürülmesinden sonra çok üzüldü.

Bir Melek kendisine gelerek Allah’ın selamını söyledi ve bir çocuk müjdeledi. Hazreti Âdem güldü. Kabil’e ise, gitmesi söylendi. O da korku içinde kovulmuş olarak çekip gitti. Kız kardeşi İklima’yı alarak Yemen’e gitti. Şeytan ona geldi ve “kardeşinin adağını ateş yedi, çünkü kardeşin ateşe tapıyor ve hizmet ediyordu” dedi. Kabil bir ateş evi yaptı ve ateşe taptı. Kabil’in kör bir oğlu ve bir torunu vardı. Oğlan babasına “Bu baban Kabildir” dedi. O da elindeki şeyi kendisine vurdu ve öldürdü. Onun da sonucu böyle oldu. Allah, Kabilin el ve ayaklarını bağladı. Döndüğü yöne dönmesi ve sıcaklığını çekmesi için güneşe döndürdü. Kiyamet gününe kadar üzerinde yazın ateşten ve kışın buzdan bir tabaka oldu.”

Bayramlar; sevinç, neş’e ve mutluluk günleridir. Bugün dünyanın dört bir tarafında Müslümanların zor şartlarda olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir çok İslam beldemiz baskı altındayken, bayram sevincimiz kursağımızda düğümleniyor. Bu kardeşlerimize hiç olmazsa dualarımızla destek verelim ki; yüce Rabbimiz, Müslümanlara yardım ve zafer nasip eylesin. Böylelikle bayram sevincimizi İslâm’ın zaferiyle yaşayalım. Kurban, Müslümanların bayramıdır. Günümüzde inancımıza düşman olanlar, bayramların dahi adını değiştirip; Şeker Bayramı ve Et Bayramı adıyla bayramlarımızın kanına girmek istemektedirler. Bizler bu konuda uyanık olup her ortamda bayramlarımızın genel özelliklerini koruyalım. Ramazanı Ramazan, Kurbanı da Kurban olarak anlayalım. Allah (c.c.) hazretleri, inancımızı yaşama bayramlarını tüm dünya Müslümanlarına nasip eylesin. Maddi ve manevi değerlerimizle, ibadetlerimizle, sevgi ve saygılarımızla ve İslam’a sahip çıkmakla, bütün bir ömrümüzü bayram sevinciyle geçirsin. Bu vesileyle, gelecek bayramınızı tebrik eder, alemlerin Rabbinden nice nice hayırlı bayramlar göstermesini temenni ve niyaz ederim… AMİN


Warning: Division by zero in /home/islamali/public_html/wp-includes/comment-template.php on line 1415
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ