İslam Alimi

Kefensiz Ölmenin Peşinde Yürüyen…

Mehmet Aluç

1962 Malatya doğumluyum,evli ve 4 çocuk babasıyım Ankara da ikamet ediyorum,Kamuda emekliyim,şiir,öykü,denemeler yazıyorum...

sbr

Tasalanmış keder uçurumuna doğru sanki yürüyordu. Ömründen güzel olan anılar silinmiş, sadece kederle dolu anların hırçınlığı kalmıştı, sanki. Sallanarak yürürken bedeninde tüm umutları birer birer dökülüyordu. Ömür denen hayatı okyanusta bir sandalın içinde azgın dalgaların hırçınlığı ile mücadele ederken, azgın dalgalar sandalı bir paçavra gibi ıssız bir adaya savurmuşçasına üzgün şaşkın devrildi hayatı, karanlık gölgelerin dehlizine adımları ile. Hayatını yoluna koymak ne kadar zordu, insan her zaman istediği şekilde hayatını yaşayamıyordu. Elinde bulunan tek şey sabırdı, onunda elinde olmasına şükür ediyor, bu sabır ile hayatta kalmaya çalışıyordu.

Yarına yürümekten korkan, kederin ahları ile baş başa kaldı o an. Pişmanlıkla günahları bir bir dökülüyordu gözyaşları ile toprağa. Yalnızlık şehrinde yanarken birkaç puslu lamba, pencereler de simsiyah perdelerle örtülü iken evler sırtında taşıdığı yalnızlıkla sokakları adımladı.

Katran gözlerle ışıldayan gecenin karanlığında, ölüm kokan caddelerin sessizliğinde ürkek adımlarla, yoluna devam etti. Az ilerdeki kulübe de cılız bir ışık titrek titrek yanıyordu, söndü sönmek üzereydi.Gökyüzünde yıldızlar tek tek kaybolurken yaklaştı kulübeye. Çığlıklar koparan bir silueti taşıyan kulübeye girip girmemek için bir an tereddüt ’ün ayaklarına takıldı kaldı. İçeriden bir ses

Ey kefensiz dolaşan, yokluğun uçurumuna düşmek için yol alan çekinme gir içeriye.

İrkildi. Korkarak kulübenin kapısını açtı, kapı gıcırdayarak açıldı. İçeride Yetmiş yaşlarında ihtiyar bir dede oturuyordu yırtık bir kanepenin üzerinde.

Yaklaş çekinme, boğazında düğümlenen ah’lar la süslenmiş hecelerin şaşkınlığı ile yürüyen sen, yaklaş yanıma.

Çekinerek yaklaştı, gözleriyle azıcık yanan mum ışığının titrek ışığında görebildiğince kulübeyi inceliyordu. Yaklaştı ihtiyar dedenin yanına.

Ey sen sukut deminde dünyayı ‘mı dinliyorsun yoksa isyan içinde yolunum kaybettin bu karanlık gecenin sokaklarında? Yoksa yüreğindeki acıyı gecenin karanlığına ekleyerek sökmenin mi derdindesin?

Şaşkındı! Zamandan bir geçit mi açıldı ben içine düştüm diye korku içinde düşünürken.

-Şey ben, sürüklendim içimdeki kederle acıyla, ömrümde kaybettiğim güzellikleri kaybettim belki onu arıyorum.

İhtiyar dede az düşündü.

-İsmin nedir?

-İsmin önemi var mı dedem? Sessizliğe doğru, ıssız yollarda tek başına yürürken?

-Haklısın evladım, kefensiz ölmenin peşindesin öylemi?

-Hay ağzına sağlık dedem, çok doğru söyledin. Avuçlarımda yarınsızlık çığlıkları var iken, adımın ne önemi var dedem sen söyle?

İçinde çürüyen bir yarının varsa, ismin hiçbir önemi yok evladım. Farkında mısın çaresizliğin adımlarını takip ediyorsun, ondan böylesine bitik ve ölü haldesin. Rahmetin elinde fışkıracağı bir izi takip etseydin, şimdi böyle olmazdın.

-Rahmetin fışkıracağı bir iz vardı da ben mi takip etmedim dedem?

Evet, var, sen hep ölümün salasını okudun gözlerinle, gönlünde, dilinle. Gerçi ölümde gerçek uyanıştır, ama bu dünyada değil evladım, o ahiret hayatı içindir.

-Bir nefes canlılığı kadar Rahmetin izini bulamadım ki dedem takip edeyim! Sevdim terk edildim, seveyim dedim yeniden sevemedim yalnız kaldım. Elimde birazcık sabır kaldı, onunla ayakta duruyorum.

-Sevdiğin seni sevmediyse, aşkla sen sevmeye devam edeydin ya evladım.

-Beni sevmeyeni, ben nasıl aşkla seveyim dedem? Olur, mu hiç öyle?

-Olmaz mı evladım az düşün bakalım? Beyhude düşüncelerin uçurumunda çık ve öyle bir düşün bakalım. Yüreğine damla damla düşen kin nefreti ve arzularını at bir kenara öyle düşün. Ne güzel elinde sabır var, onunla tüm dağları yokuşları aşarsın.

Düşündü, düşündü…

-Arzularımı atarsam, gönül evim boş kalmaz mı? Onu isteklerimle doldurmasam, nasıl ayakta kalacağım? Sevdiğim aşk dolu gözlerle bakmazsa, içindeki umutlarımı nasıl yeşerteceğim dedem söyler misin bana?

-Sevdiğinin ahu dolu yakan bakışları yoksa sen gözlerinle, sözlerinle, yüreğinde sakladığın aşkın kapısını açarak, sevdiğine sunarak yaksaydın da, sana ahu dolu gönlünü yakan volkanı söndüren pınar gibi berrak olan bakışlarının kapısını açtırsaydın ya evladım. O seni yüreğinden öpmeyince sen anlından öpseydin.

-Dedem sen bir âlemsin, bana sevgiyle bakmayan birisini, ben nasıl sevebilirim? Ona bakarken huzuru bulmayan ben, nasıl huzurlu olabilirim yanında? Bunun sonu ayrılık ve ben ayrılığı seçtim. Ne yapayım benim ömrümde sevmek sevilmek yokmuş, böylesine yalnızlığı yaşamak varmış dedem!

– Yani her adımda, çukurlara düşmeyi seçtin?

-Anlayamadım dedem?

-Gururuna nefsine arzularına yenik düştün, ben sevdim karşımdaki benden fazla sevsin beni haykırışına kulak verdin ve yalnızlığı seçtin ve her adım atışında bir çukura düştün öyle değil mi?

-Sen beni yanlış anladın dedem, hem öyle olur mu?

-Aşkı sen nerede arıyorsun?

-Karşımda beni sevenden arıyorum.

-Aşk karşında sevende mi yoksa gönlünde mi?

-Hem gönlümde hem de sevdiğimin gönlünde…

-Emin misin evladım? Hem aşk öyle herkesin kapısını çalmaz ki, birisinin kapısını çalar, kapısını açar sevdiğini alıp gönlündeki aşk ile dolaştırmanı ister. İkinizin kapısını çaldığından emin misin?

-Dedem şimdi bilmece gibi sordun, ben ne bileyim? Ben sevdim, sevdiğim beni sevmedi bende ayrıldım ondan.

-Her düş kırıklığından sonra aynı düş kırıklığına devam ettin, hayatını yalnızlığın kör uçurumlarına adadın ve sokak, sokak geziyorsun mutluluğu bulmak için.

-Hay ağzına sağlık dedem, yoksa tüm suç beni mi diyorsun? Yo olamaz, sen yanılıyorsun dedem!

-Bana kusur gören gözlerinle öylesine bakma evladım, kusurları örten gözlerinle bak ki söylediklerimi ve yaşadıklarını anlayasın. Sen, hayallerinin iki bacağını birden kırmışsın evladım, boşuna yeni hayaller peşinde koşma.

Yüreğinde biraz önce, çığlık çığlığa çığlıklar dolaşırken acınız soluksuz acıları ile yüreğini yakarken, şimdi o çığlıklar yok olmuştu evet, evet yok olmuştu, gülümsedi.

Yan odadan gelen ihtiyar bir kadın sesiyle ürkündü.

-Boyu devrilesi Muharrem, karnım acıktı nerde kaldı yemek…

Şaşkın bir sele sordu.

-Kim o bağıran böylesine hırçın…

-Benim eşim, biraz aksidir kalbi katıdır, ama eşim nihayetinde.

-Sen onunla nasıl yaşıyorsun, galiba seni pek sevmiyor?

-Doğru tahmin ettin, lakin ben kalbimde aşkın kapısını ona açtım, her daim onu severek aşkımı taze tutarak hem onu seviyorum hem de onu severek, bedenimi dinç tutuyorum evladım. Ben ona şimdi yemeğini vereyim, kalkmaktan zorlanıyor fazla kızdırmamayım.

Yaşlı dede yani Muharrem dede içeriye elinde yemek tepsisi ile içeriye girdi. İçerisi pek karanlıktı, Hiçbir şey pek seçilmiyordu. Sönmekte olan mum ışığının yardımıyla kanepeye oturdu. Üstünde binlerce ton yük varmış gibi kendini, yorgun hissediyordu. Gözlerine uyku mahmurluğu çöktü. Yavaş yavaş uykunun merkezine doğru bedeni derinleşerek yürüyordu. Gözleri kapandı uykuya dalmak üzereydi. Yalnızlık hırkası giyinmiş bedeni, tatlı uykunun esen meltemi sanki kulağına ninniler söyleyerek uykuya, düşler ülkesinin kalbine doğru yürümesi için dudağı ile kulağına fısıldarken uykuya daldı.

Uyku, elem fırçasının darbesiyle yüreğinde açtığı yaralara merhem, tükenen umutlarına umut gibi gelmişti. Yarınlarını kucaklamayan hayatı, sanki düşler ülkesinde kucaklıyordu tüm hayallerini mutlu gülen yarınını.

Uyandığında öğlen olmak üzere idi. Gözleri ile odayı inceledi, nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Karşısında Muharrem dedeyi görünce kendisine bakar halde, bir anda her şeyi hatırladı. Uykunun dinçliği ile doğruldu.

-Kusura bakmayın bir an dalmışım, sizin yerinizi bir anlığına meşgul ettim özür dilerim.

-Önemli değil evlat, çok güzel ve derinden uyuyordun, sana kıyamadım. Kaç zamandır uyumuyorsun?

-Şey bilemiyorum belki iki üç gün…

-Şimdi nasılsın?

-Bu uyku bana çok iyi geldi, düşler ülkesinde geziniyordum uykumda, ömrüm de ilk defa böylesine düş gördüm ve uyku uyudum. Size minnettarım muharrem dede, isminizi hanımınız seslenirken öğrendim. Benim adım Seyit.

-Memnun oldum evladım seyit, acıkmışsındır önce bir şeyler yiyelim birlikte, sonra konuşuruz evladım.

Gündüzün ışığı ile odayı inceledi, kırık dökük bir masa ve kanepe kapıları kırık bir gard dolabı bir kaç eski elbise… Gard dolabının üstünde sallanan bir kolye, gümüş zincirli kolye ve üzerindeki kristal kuvars reiki sarkaçlı kolye dikkatini çekti. Aynı kolyeden sevgilisi yani terk eden sevgilisi Lalenin çantasında da vardı. Bu kolye özel bir kolye ye benziyordu. İlk gördüğünde pek önemsememişti.

Mehmet Aluç (Kul Mehmet)


Warning: Division by zero in /home/islamali/public_html/wp-includes/comment-template.php on line 1439
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ