Tasavvuf

İslam Dininde Doğru Yolda Olmak

“Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arındırıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Al-i İmran 3/164)

Allah (cc) İnsanı kendisinden daha üstün olanlara karşı, onları örnek alarak taklid etme yönüne meyilli yaratmıştır.
İslam dini, insanın bu hassasiyetini meşru görmüş ve biz Müslümanlara kişisel olarak salih insanlara uymamızı ve onları örnek edinmemizi teşvik etmiştir.
Rasulullah (sav) Efendimiz, Sahabe-i Kiram efendilerimize geçmiş ümmetlerden bazı kişileri kendilerine örnek edinmelerini nasihat ederek, bizleri de sahabesinin yoluna uymaya davet etmiştir. Diğer taraftan İslam, kötü karakter sahibi insanlara uymayı da yasaklamıştır. Çünkü o gaflete düşmüşlere uyma sebebiyle, insan manevi olarak delalete düşer, taşımakta olduğu sorumluluğun bilincinde olmadan batıla doğru yol almaya başlar. Bu konuda Rasulullah (sav) bizi şöyle uyarıyor;
“Arzu ederek bir topluluğa benzemeye çalışan kişi, benzemeye çalıştığı toplumdandır.” (Ebû Dâvud Libas 5)

Abdullah ibni Mesud (ra) şöyle dedi:
Rasulullah (sav) benim için düz bir çizgi çizdi ve şöyle dedi:
-Bu Allah’ın yoludur.
Sonra çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve :
– Bunlar da sapık yollardır. Her birinde oraya davet eden şeytanlar vardır. Sonra şu ayet-i kerimeyi okudu;

“De ki bu benim doğru yolumdur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak diğer yollara gitmeyin. Yoksa Sizi O’nun yolundan ayırır. Azabından korunmanız için Allah size böyle tavsiye etti. Umulur ki sakınırsınız” ayetini okudu. (En’am 6/153)
Allah teala, (cc) başkalarına uyma konusunda en mükemmel örneğin ve en mükemmel modelin Hz. Muhammed (sav) olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“And olsun ki, sizin için, sizden Allah’a ve Âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah\\\’ı çokça zikredenler için Allah’ın Rasul’ün de güzel örnekler vardır” (Ahzab 33/21)

Yine başka bir ayeti kerimede Cenab-ı Hak: (Rasûlüm), şöyle de: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edendir.” (Al-i İmran 3/31) Bu ayet-i celile; Allah’ı sevmenin O’nu razı etmenin, O’nunda bizi sevip bizden razı olmasının yolunu gösteriyor. Aynı şekilde Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz’e “ittiba” etmenin yani O nasıl yaşadıysa öyle yaşamanın gerekliliğini bildiriyor ve son olarak yüce Allah’ın mağfiretine ulaşmanın nasıl mümkün olduğunu açıklıyor.

Bundan dolayı bugünkü sohbetimizde şu konuyu açıklamaya çalışacağız. Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) tabi olduğumuzu ve O’na gönülden muhabbet beslediğimizi nasıl ifade ederek samimiyetimizi ortaya koyabiliriz? Kardeşlerim fiziksel olarak yaşayan, fakat manevi olarak ölen kişileri örnek almayı bırakıp, tarihin bağrında gömülü dirilerle arkadaş olmalıyız. Peygamber Efendimizi, (sav) Sahabe-i Kiram efendilerimizi ve Allah dostlarını kendimize örnek alarak; Onlar’ın, hayata yön veren izlerini takip ederek Allah’ın (cc) rızasına ulaşmalıyız. Rivayetlere göre en son okuduğumuz ayeti kerimenin inmesine sebep olan olay şöyledir; Bir gün Peygamber efendimiz (sav) Mescid-i Haram’a gitti. Orada Kureyş müşrikleri toplanmış putlara tapmaktaydılar, bunları gören Peygamber efendimiz (sav) dedi ki:

“Ey Kureyş topluluğu, Allah’a yemin ederim ki siz Hz.İbrahim’in dinine aykırı harekette bulunuyorsunuz. Neden şu putlara; kendi ellerinizle yaptığınız heykellere ve şekillere tapıp duruyorsunuz?” O nasipsizler de dediler ki: “Biz alemin yaratıcısı olan Allah’a olan sevgimizden dolayı bu putlara tapıyoruz. Biz bunlara ibadet ediyoruz ki, bunlar bizi Allah’a kavuştursunlar ve bize şefaat etsinler.” Ne kadar cahil ve ne kadar gafildiler…Bu müşrikler Allah’ın varlığına inanıyor, ancak putları ibadete layık olarak tanıyor ve onları şefaatçi kabul ediyorlardı. Bunun üzerine Allah (cc) “Habibim! beni sevdiklerini iddia eden o gafillere de ki, eğer siz Allah Teala’yı gerçekten seviyorsanız” “Bana uyunuz, bana tâbi olunuz, benim gösterdiğim yolda gidiniz, benim yaşadığım gibi yaşayınız…” Şüphesiz ki Allah’ı sevmek kuru laflarla olmaz. Namazsız, niyazsız kısacası amelsiz, sahte bir aşkla “Muhabbetullah” gerçekleşmez.

Allah’ı sevmek demek, O’nun emrettiği şekilde O’nun nizamına uygun yaşamak demektir. Bu iddia da doğru olduğunu kanıtlamak, ancak Allah’ın Rasulune tabi olmak, O’nun hidayeti üzere yaşamak ve O’nun dinine yardım etmekle olur. Eğer O’nun dinine yardım edersek Allah’da bize yardım eder çünkü Allah’ın vââdi vardır, ne buyuruyor Rabbimiz: “Ey imân edenler! Eğer siz, Allah’a (O’nun dinine, Peygamberine ve O’nun yolunda olanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder de ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.” (Muhammed 47/7)

Daha önce okuduğumuz ayet-i kerime, Allah’a muhabbeti olduğunu iddia edip, fakat Rasulun göstermiş olduğu doğru yolda yürümeyen her insanın davasında yalancı olduğunu bildiriyor. Meseleye başka bir pencereden bakacak olursak bakara suresi 45. Ayet-i kerimede: “Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.“ (Bakara1/45)

Şimdi bu ayet-i kerimeyi kendimize terazi yapıp, bu ayetin ölçüsüne göre samimiyet derecemizi tartmaya çalışalım. Argo tabirle söylecek olursak “Acaba kulluğumuz kaç para eder?“ Hepimiz dilimizle Allah’ı sevdiğimizi hemde herşeyden çok sevdiğimizi ifade ederiz. Ama bizi yaratan bizi bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz namaz kılmayanların bırakın Allah’ı sevmelerini, Allah’a saygı bile duymadıklarını haber veriyor. Bu ayeti akşam başımızı yastığımıza koyduğumuzda bir düşünelim!..

Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşayarak, küfür dalgalarına kapılmadan ve insana cazip gelen günah kirine bulaşmadan istikamet üzere yürüyüp dosdoğru olmaktır. Halimizden yakınıyor yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, “bazı şeyler yolunda gitmiyor, bazı yerlerde hata yapıyoruz” demektir. Şikayet ederek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluğu görmezden gelmek yerine, çareler arayarak, ahiret işlerimizi yoluna koymanın gayreti içinde olmalıyız.

* “Bana uyunuz, bana tâbi olunuz, benim gösterdiğim sırat-ı müstekım yolunda gidiniz, benim yaşadığım gibi yaşayın ki”…
*“Allah’ta (cc) sizi sevsin sizden razı olsun”
*“Ve sizin günahınızı bağışlasın, sizi günahınız için hesaba çekmesin.”
*“Cenab-ı Hak Ğafur’dur, Rahim’dir, yüce zatını seven, Rasul’üne tabi olan kullarını bağışlar, lutuf ve keremine ulaştırır.”

Bu ayet-i kerimede buyruluyor ki: “Rasulum o ‘Allah’a sevgimizden dolayı bu putlara tapıyoruz. Bunlar bizi Allah’a kavuştururlar ve bize şefaat ederler’ diyenlere de ki: Ey gafiller sürüsü!… Bu mümkün mü? Eğer siz hakikaten Allah Teala’yı seviyorsanız bana tabi olunuz. Zira ben Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim. Allah Teala’nın birliğini, kudretini ve büyüklüğünü, emirlerini ve yasaklarını size tebliğ etmek ve size örnek olmak için görevlendirilmiş olan bir Peygamberim.” Evet… şüphe yok ki hidayete ermek, Hakka kavuşmak için Rasul-i Ekrem Efendimiz’e (sav) tabi olmaktan başka çare yoktur. Hatta bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Kardeşim Musa (as) yaşıyor olsaydı, bana tabi olmaktan başka bir şey yapamazdı.” (Beyhaki Şuabü’l-iman,1/119)
Hatta kıyamete yakın İsa (as) yeryüzüne inecek ve Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) şeriatı olan İslam dinine tabi olacaktır. Yeri gelmişken şu uyarıyı yapmak zorundayım. Son dönemler de bazı prof. etiketli hocaların İsa’nın (as) inişi reddetmelerinin sebebi ise şudur.

Batı ile kapsamlı bir şekilde buluşmanın gerçekleştiği 19. yüzyıl ve sonrasında yaşayan bir çok reformist Hz. İsa’nın (as) inişi ile alakalı sahih hadisler bulunmasına rağmen bu olaya kesin olarak itiraz ettiler. Aslında İsa‘nın (as) inişi, reformistler için bir problem teşkil etmemekteydi. Problem, inmesi durumunda Hz. İsa’nın (as) ne yapacak olmasındaydı; yeni bir şeriatla geleceğini kabullenmeleri durumunda Hz. Resulullah’ın (sav) son Peygamber olmasını reddedecek, Müslümanların tepkisini çekeceklerdi. İslam’ın doğrusunu kabul edip Hz. İsa’nın (as) indikten sonra Allah Resulü’ne tabi olacağını ifade etmeleri durumunda ise, Hristiyan alemini karşılarına alacaklardı. Batı’nın yanlışını reddetmeyi göze alamadılar ve Ehl-i Sünnet Alimlerinin üzerinde birleştikleri mutlak doğruyu kafalarına göre yorumlayarak yanlışa düştüler.

“İbrahimi Dinler” ve onların bağlıları arasında “Müşterek Amentü” de birleşme gayreti, reformistleri Hristiyanlarla paralelel düşünmeye sevketti. Bu yüzden, kaleme aldıkları tefsirlerde Ehl-i Kitab’ın cennete gireceğini bile iddia ettiler. Fakat Hz. İsa’nın (as) inişi konusunda Ehl-i Kitab’la aynı kanaati paylaşamadılar. Çünkü inenecek olan İsa’nın (as) İslam Şeriatı’na tabi olması Hristiyanlığın bütünüyle ortadan kalkması anlamına gelmekteydi. Öyle ya kendi peygamberleri bile müslümanlığı seçtiğinde hristiyanların tutacak dalları kalmayacak, kendi uydurmuş oldukları safsataları temelden çökecekti. Yani son dönemde çıkan reformistlerin İsa (as) inmesini reddetmeleri hristiyanların varlığına zarar vermemek içindir.  Reformistlerin İsa’nın (as) yeryüzüne inişi reddetmelerine etki eden başka bir husus da, nüzulün, İslam’ın aklileştirilme sürecine aykırı olmasıydı.

İngilizlerin desteğiyle Mısır’da başlatılan dini, aklileştirme sürecinde yeni Ezherlilere telkin edilen en önemli husus dini gaybi hakikatlerden kurtarmaktı(!). Hz. İsa’nın “göğe yükselmesi” ve nüzulü de gaybi hakikatlerden olduğundan diğerleri gibi reddedildi. Allah Rasulü şöyle buyuruyor “Sakın sizden birini, emrettiğim yada yasakladığım bir husus kendisine ulaşınca koltuğuna yaslanmış bir halde ‘benim aklım ermez. Biz Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız!’ derken bulmayayım.” (Tirmizi, ilim-3)
İnsanlığın son peygamberi, son hidayet rehberi Hz.Muhammed’dir (sav). Kendi aklını rehber kabul edenler, yarı yolda kalırlar. Kendi algılarındaki bir zeka parıltısına güvenipte nübüvvet nurundan istifade etmeye çalışmayanlar karanlıktan kurtulamazlar. Sahabe-i Kiram efendilerimizin Peygamber’imize sevgileri, muhabbetleri çoktu.
Sahabe-i Kiram islam dininin yayılması ve desteklenmesi hususunda Peygamber’imize harkulade yardımlarda bulunmuşlardır. Dünyanın gelmiş geçmiş bütün tarihlerine bakılsa, Peygamberine bu kadar samimi bir sevgi ve saygıyla boyun eğmiş ve itaat etmiş başka bir ümmet görülemez.

İsrailoğulları, Hz.Musa’nın (as) sayesinde esaretten kurtularak hidayete ulaşmışken, o yüce o kıymetli nebiye, “Haydi sen Rabb’in ile beraber git, düşman ile savaş, biz burada otururuz” (maide 5/24) demeye cüret etmişlerdi. Ashab-ı Kiram hazretleri ise “Ya Resulüllah!… Biz sana tabiyiz, sen hangi düşman ile savaşırsan bizde seninle beraber savaşırız. Vallahi sen insanların yaşadığı şu yeryüzünün en sonuna gitsen bizde seninle beraber gideriz. Allah hakkı için sen ‘denize atlayınız’ diye emir versen derhal atlarız” diyorlardı. Hicretin 11. yılında, Rasulullah (sav) Bizanslılarla harbetmek için bir ordu hazırlanmasını emretti. O orduda Hz.EbuBekir, Hz.Ömer, Sad bin Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde bin Cerrah ve diğer büyük sahabîler de bulunuyordu.  Rasulullah (sav) Usâme bin Zeyd’i de henüz yaşı yirmiyi geçmediği halde, bu orduya komutan tayin etti. Ona, atlarla Beika sınırlarına ve Bizans ülkesinden Gazze-‘nin yakınındaki Darum kalesine ayak basmalarını emretti. Usame orduyu hazırladığı sırada Rasulullah (sav) hastalandı. Hastalığı artınca, Rasulullah’ın (sav) durumunun açığa kavuşmasını bekleyerek hareket etmekten vazgeçti.

Usâme şöyle anlatır :
“Hz.Peygamber\\\’în (sav) hastalığı artınca, yanına gitmiştim. Benimle birlikte başkaları da vardı. Yanına girdiğimde, hastalığın şiddetinden susmuş olduğunu ve konuşmadığını gördüm. Rasulullah (sav) elini semaya kaldırdı, sonra benim üzerime koydu. Anladım ki, benim için duâ ediyordu.” Çok geçmedi, Rasulullah (sav) hayattan ayrıldı. Hz. Ebubekir İslam’ın ilk halifesi ilan edildi. Hz. Ebubekir, Üsâme\\\’nîn ordusuyla hareket etmesini emretti. Ancak Ensar’dan bir grup Üsâme’nin hemen hareket etmemesi görüşünü ileri sürdü. Hz. Ömer’in Hz. Ebubekir’le konuşmasını isteyerek şöyle dediler :

-Ebubekir’e söyle ordunun başına yaşı Usâme’den daha büyük birisini tayin etsin. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer’den Ensar’ın görüşünü duyar duymaz oturduğu yerden fırladı ve Ömer’in sakalından tutup hiddetle;

-Ey Hattab oğlu!.. Onu Rasulullah (sav) tayin etti ve sen benden almamı mı istiyorsun? Vallahi böyle birşey olamaz dedi. Daha sonra Hz. Ömer Hz. Ebubekir’e böyle bir teklifte bulunmaktan dolayı pişman oldu. Peygamber efendimiz’in (sav) ahiret alemine göçecekleri gün Ashab-ı Kiram’ın üstüne çöken o hal bilinen bir durumdur. O gün her gözden yaşlar akıyor, her kalp için için yanıp tutuşuyordu. Hz. Ali sanki ruhsuz cesede dönmüştü. Hz.Osman’ın adeta dili tutulmuştu. Hz. Ömer üzüntüsünün şiddetinden dehşete düşmüş “Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim” demişti. Hz. Peygamberin vefatı sırasında evinde bulunan Hz.Ebubekir yürekleri dağlayan haber kendisine ulaşınca gönlünden bir parça düşmüş halde hane-i saadete geldi.

Dehşet ve hayret içinde fahr-i kainat efendimizin mübarek yüzünü örten örtüyü kaldırdı ve nurlu alnını hürmetle üç kere öptü. Sonra gözünden akan gözyaşlarıyla dilinden şu kelimeler döküldü “Senin ölümünde hayatın gibi güzel, Ya Rasulallah!”
Hz. Ebubekir, hane-i saadetten çıktıktan sonra Mescid-i Nebevi’ye vardı. Hz. Ömer’in “Rasulullah vefat etmedi” sözlerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle konuştu: “Kim ki Muhammed’e tapıyorsa, bilsinki Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsinki Allah Hayy’dır, ölümsüzdür” Ashab-ı Kiram’ın birçokları artık o güzel Medine’de oturmaya tahammül edemiyorlardı. Mesela Bilal-i Habeşi, Şam’a hicret etmişti. Diğer sahabiler de farklı yerlere göç ettiler. Allah hepsinden razı olsun. İşte Ashab-ı Kiram şanı büyük Peygamber Efendimiz’e böyle ittiba eder, O’nu bu kadar severlerdi. Bu sebebtendir ki dünyada da ahirette de selamete ve saadete ulaştılar. “Allah’ın Rasûlü size neyi vermişse onu alınız neden sizi yasaklamışsa hemen son veriniz.” (Haşr 59/7)
İşte Sevgili Peygamberimiz’in (sav) hadislerine de uymamız gerektiğine ilişkin bir ayet-i kerimedir. Sevgili Peygamberimizin hadislerine uymamızla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de 200 üzerinde ayet-i kerime sıralanabilir.

Bir çok ayet-i kerime “Allah’a ve Rasûlüne itaat ediniz” diye başlamaktadır. Peygamber’e itaat sağlığında bizzat kendisine, vefatından sonra da sünnetine uymaktır. Bu dünyada Rasulullah’ın, (sav) Sahabe-i Kiram’ın ve Allah dostlarının arkasından yürüyen kimse o yolda yürüye yürüye ahirette de o büyüklerin yanında olma şerefine kavuşmuş olur. Çünkü peygamber efendimiz (sav) “kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmaktadır. Ama o büyüklerin değilde “Kara karganın arkasından gidelim bakalım kısmetimize ne çıkar” dersek, kısmetimize leşten başka bir şey çıkmaz.

Misal olarak; Bir kişi padişahın veya şehzâdenin arkasından ayrılmazsa hiç olmazsa onların sofralarından artan nîmetlerden nasibini alır. Onlarla beraber sofraya oturamasa bile sofradan artan nîmetlerden istifade eder. Demek ki insan bu hayatta neyi ve kimi tâkip ediyorsa ve düşünüyorsa ahirette de onu bulacaktır. O yüzden O ölüm denen son durağa varmadan kendisimizi bir hesaba çekmeliyiz.

“Ben niçin çalışıyorum, ne için uğraşıyorum, bu dünyada istediğim nedir? 
Sabah, öğlen ve bir kaç türlü akşam yemeği ve çerez… bunlar için yaşıyorsan hayat bir şeye değmez. İnsanın bunun ötesinde bir maksat ve gâyesi bulunması lâzımdır. Bu hayat bir lokmanın hatırı için yaşamaya değmez. Kedi, kuşlar hatta karıncalar bile rızkını bulur. Biz insanoğluyuz bizde buluruz, Rabbimiz rızkımıza kefildir. Öyleyse daha yüksek bir gaye için, daha kıymetli olan bir şeyi kazanmak için, çalışmaktır mühim olan.

Yeme içme gezme kavgası, her gün üç aşağı beş yukarı aynıdır. Ama İnsan ruhunun istediği manevi hisler vardır. Bu hisler maddî ölçülerle idrak olunamaz ve teknik cihazlarla tesbit edilemez. Bu arzular madde âleminin maddi zenginliğiyle ulaşılamayan mertebelerdir. Ebedi saadetin yolu efendimiz (sav) sevmekten ve o sevginin bir yansıması olan sünneti yaşamaktan geçer. Mü’miler olarak bu hususta kendimizi yoklamak ve O’nun kalpleri dirilten muhabbetini elde etmenin yolunu aramak zorundayız. Ta ki her türlü söz ve amellerimiz de, O Muhammed’i şeriata ve O eşsiz İslam Dini’ne tabi olup Rasulun şu sözlerini kendimize rehber edinene kadar;

“Kim bizim emrimiz olmayan bir işi yaparsa, o merduttur (tarafımızdan reddedilmiştir).”
Rabbimiz, Sevgili Rasûlü’nü tanıyıp O’nun kıymetini bilmeyi ve O’na ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Bizleri Zât-ı İlâhîsine sâlih bir kul, Habîb-i Ekrem’ine lâyık bir ümmet kılsın!
Efendimiz (sav) hürmetine bizlere ilâhî rahmet, mağfiret, nusret ve inayetini lütfeylesin!
Sırât-ı müstakime en büyük rehberimiz olan Rasûl-i Ekrem (sav)’in mânâ ikliminden kalplerimize ulvî nasipler, engin ruhaniyetinden ruhlarımıza rahmet esintileri ihsan buyursun! Dünyada Kur’an ve Sünnet üzere yaşayıp ukbâda şefâat-i Rasûlüllah’a erebilmeyi cümlemize nasip eylesin!
Cenâb-ı Hak, gözlerimizi ve gönüllerimizi Nûr-i Muhammedî ile nurlandırsın! Rüyalarımızda gül cemalini görmemizi nasip eylesin. Allah Teâlâ’ya sâlih bir kul, Habib-i Edîb’ine lâyık bir ümmet olabilmemizi ihsan eylesin! O Peygamberler Sultanı’na ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla ifa edebilmeyi cümlemize nasip eylesin. Asrımızı ve neslimizi O Peygamberler muhabbetiyle feyizlendirsin. Allah-u Teàlâ Hz. Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetini öğrenmeyi uygulamayı nasip eylesin… Sevgisine, şefaatine nail olmayı nasip eylesin.

Sünnetine uygun yaşayıp, iman-ı kâmil ile, mü’min-i kâmil olarak ahirete göçmeyi nasip eylesin. Ahirette Peygamber Efendimiz’e (sav) komşu olmayı nasip eylesin… Cenâb-ı Hak nice nice mübarek günlere, gecelere, kandillere, mevlidlere sağlıkla, afiyetle cümlemizi eriştirsin…
Allah hepimizden razı olsun…
Âmîn…

islamalimi

2012 tarihinden bu yana değerli ekibimiz doğru bilgiler ile siz ziyaretçilerimize faydalı olmak adına çalışmaktadır. Mevla imkan verdiğince çalışmaya devam edeceğiz. Selam ve Dua ile...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu