İslam Alimi

Ahmet Yesevi’nin Hayatı ve Eserleri Ve Hasbihalim-1-

Mehmet Aluç

1962 Malatya doğumluyum,evli ve 4 çocuk babasıyım Ankara da ikamet ediyorum,Kamuda emekliyim,şiir,öykü,denemeler yazıyorum...

ahmet_yeseviİnsan kusurunu bilse o ona yeter sözünü her zaman kulağıma küpe etmiş, yazılarımda yaşantımda her zaman buna dikkat etmeye çalıştım , kusurum ve hatalarım yok dersem yalan söylemiş olurum. Uzun zamandır İslam dünyasına, dünyadaki Türk topluluklarının manevi hayatına önemli ölçüde etki etmiş bu güzel gönül dostu âlim Allah dostu hakkında yazmak istiyordum, kısmet bugüne imiş, dedim ve kaleme aldım kardeşlerim.

İslam ile iman hakikatlerini anlatan gönlü ile  edebiyat dünyasının bulunmaz eserleri ile önemli şahsiyetlerinden birisidir Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri. Onun adına Türk Kazak dostluğunun simgesi olarak üniversite kurulan, yazdığı hakikatleri ve hayatını anlattığı hikmetleri ile dilimize ve tarihimize, eşsiz güzellikleri ve katkıları olan, tasavvuf dünyasında büyük yankılar uyandıran, gönülleri mıknatıs gibi kapısına yanına çeken ferahlandıran, Yesevilik tarikatıyla derin iz bırakan bir şahsiyettir alim.. Üstat… Desem ne kadar değerli bir gönül dostu insan olduğunu, biraz anlatmış olurum acizane halimle .

Türk tasavvuf geleneğinin hareket noktası “Pîr-i Türkistan” Hoca Ahmet Yesevi, Güney Kazakistan’da Çimkent şehrine 7 km. bugün Türkistan adıyla tanınan Yesi şehrine 157 km. uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüş ışığında, 1093 yılında doğduğu ortaya çıkar.

Babası Sayram’ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara Saç Ana’dır. Halkın inanışı, İbrahim Şeyh’in soyunu Hz. Ali’nin oğullarından Muhammed el-Hanefî’ye çıkarır.

Ahmed Yesevi, ilköğrenimini yedi yaşında iken kaybettiği babası İbrahim Şeyh’ten alır. Babasının vefatından sonra ise, onun eğitimini menkıbelerin Hz. Peygamber’in talimatıyla bu iş için görevlendirildiğini söyledikleri Şeyh Arslan Baba üstlenir ve Ahmed Yesevi’nin manevî babası olur. Arslan Baba’dan tasavvufla ilgili ilk bilgileri alan Ahmed Yesevi, onun vefatından sonra yine onun önceden verdiği işarete uyarak dönemin ilim ve irfan merkezi olan Buhâra’ya gider.

Ahmed Yesevi, muhtemelen 27 yaşlarında iken, Buhâra’da, devrin önde gelen mutasavvıf ve bilginlerinden olan Şeyh Yusuf Hemedânî’nin öğrencisi ve müridi olur. Yusuf Hemedânî, eğer deyim yerinde ise, “gezginci bir şeyh”tir. O, çoğunlukla Buhâra’da ikamet etmekle beraber Mevr, Semerkanî, Herat gibi önemli merkezleri dolaşarak halkı Allah yolunda hizmete çağırır, dinî açıdan aydınlatır ve özellikle dinin özünün ve temel amacının, insanın ahlâkî açıdan olgunlaşması olduğunu söylerdi.

İşte Ahmed Yesevi de hocası Yusuf Hemedânî’den dinî ve tasavvufî bilgileri onunla birlikte gezerek, görerek ve yaşayarak öğrenmiş ve öğrendiklerini de yalnız Türkistan’a değil, bütün Türk dünyasına güzel, sâde ve saf Türkçesiyle vermiş ve öğretmiştir. Nitekim o, şeyhi Yusuf Hemedânî’nin vefatından sonra onun dergâhında halifelik postuna oturmuş ve bir süre Buhâra’da Şeyhinin görevlerini üstlenmiştir. Daha sonra Yesî’ye dönen Ahmed Yesevi, vefat tarihi olan 1156 yılına kadar burayı merkez edinmiştir.

Yesî, artık Hoca Ahmed Yesevi’nin görüşleri ve eğitimiyle aydınlanan hareketli bir kent haline gelmiştir. Çünkü Türkistan’ın hemen hemen her yerinden öğrenci gelmiş ve Hoca Ahmed Yesevi’nin irşad halkasına girmişlerdir. Yesevi ocağında öğrenimlerini tamamlayan genç-yaşlı Yesevi müritleri, Türkistan’dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevi’nin saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş “hikmet”lerini terennüm ettiler ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet’le uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitabî dinin emirlerini tam olarak yerime getiremeyen henüz Müslüman olmuş insanlara İslâm’ın sıcak, samimî, hoşgörü, tanrı ve insan sevgisine dayalı gerçek güzel yüzünü tanıttılar. Böylece Hoca Ahmed Yesevi’nin dinin özünü tam olarak yakalamış aydınlık görüşleri, çok kısa sürede, bütün Türk illerine yayıldı.

Hoca Ahmed Yesevi, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun bozkırlarda at koşturan yan göçebe insanlar olduklarını; kadın-erkek, yaşlı genç hareketli ve kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadeleli bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Bu insanlara o, kılı kırk yaran fıkıh kuralları içinde ve Arap -Acem kültür çevresinin etkileriyle boğulmuş karma karışık bir İslâm yerine, samimî ve sarsılmaz bir iman anlayışım telkin eden dinî ve ahlakî kuralları Arapça ve Farsçayı çok iyi bildiği halde; kendi dilleriyle ve onların seviyelerine uygun bir üslûpla sunmanın başarısının temeli olacağımı görmüştür. Onun için de Türk boylarının halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında, dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Allah ve insan sevgisi ile kucaklamayı, yine Kuran’dan aldığı ilhamla öğretti.(1)

Ahmet-i Yesevi’nin yaşadığı coğrafi mıntıka genel olarak Türklerle meskûndu. Ancak bunlar arasında bir birlik yoktu. Lüzumsuz ihtilaf ve mücadelelerle birbirlerine zarar veriyorlardı. Aynı zamanda bu zümreler, henüz İslamiyet’i ve onun getirdiği yepyeni dünya görüşünü tam manasıyla benimseyebilmiş değillerdi. Hatta bu sathi Müslümanlar arasında Şamanizm’in, Budizm’in ve Paganizmin izleri hala yasıyordu. İşte Ahmet-i Yesevi, her şeyden önce, birbirleriyle ihtilaf halinde olan ve değişik inançlara sahip Türkler arasında tesanüt ve birliği kurmalı ve onları bir gaye, bir ülkü, bir ideal etrafında birleştirmeli idi. Nerede bir Türk zümresi varsa oraya bu ülküyü, bu mefkûreyi götürmek zarureti vardı.

Hoca Ahmet Yesevi’nin yetiştiği kültür ve medeniyet muhiti, önceleri Hun ve Göktürk daha sonraları ise Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletlerinin etkisi altında kalan Maveraü’n-nehr bölgesidir. Bu bölgenin en belirgin özelliği, adı geçen devletler vasıtasıyla tamamen Türk-İslam kültür ve medeniyet muhiti olmasıdır.

Yesevi, her yönden önemi büyük ve verimli olan Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresinde İslam ve âleminden ve Türkistan’ın her tarafından gelen talebelerle dopdolu medreselerde eğitim ve öğretim görmüştür. Devrin en ünlü âlim ye mutasavvıflarından ders almıştır. böylece  bütün Türk İslam dünyasını, manevi yön1erden asırlarca etkileyecek şahsiyeti, burada teşekkül etmiştir.

 

 

1.H İ K M E T

Bismillah la başlayarak hikmet söyleyip
Taliplere inci, cevher saçtım işte.
Riyazeti katı çekip, kanlar yutup
Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.
Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,
Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,
Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp
Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.
Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;
Öyle mazlum yolda kalsa, hem dem ol sen;
Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;
Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.
Garip, fakir, yetimleri Resul sordu;
Hem o gece Miraç a çıkıp didar gördü;
Geri inip garip, yetim izleyip yürüdü;
Gariplerin izini izleyip indim işte.
Ümmet olsan, gariplere tâbi ol sen;
Ayet, hadis her kim dese, sâmi ol sen;
Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;
Kani olup şevk şarabını içtim işte.
Medine ye Resul varıp oldu garip;
Gariplikte mihnet çekip oldu habip;
Cefa çekip Yaradan a oldu karîp
Garip olup engellerden aştım işte.
Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla;
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara;
Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir;
Yüz çevirip, deniz olup taştım işte.
Aşk kapısını Mevlâ’m açınca bana erdi;
Toprak kılıp Hazır ol! Diyip boynumu eğdi;
Yağmur gibi melâmetin oku değdi;
Tamren alıp yürek, bağrımı deştim işte.
Gönlüm katı, dilim acı, kendim zalim;
Kur’ân okuyup amel kılmaz sahte âlim;
Garip canımı harcayayım, yoktur malım;
Hak tan korkup ateşe girmeden piştim işte.
Altmış üçe yaşım yetti, geçtim gafil;
Hak emrini muhkem tutmadım, kendim cahil;
Oruç, namaz, kaza kılıp oldum kâhil
Kötüyü izleyip iyilerden geçtim işte.
Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tam geçmeden,
Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden
Şeytan galip, can verende şaştım işte.
İmanıma çengel vurup gamlı kıldı;
Pîr-i muğan Hazır ol! Diyip afyon saçtı;
Lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti;
Allah a Hamd olsun, iman nuru götürdüm işte.
Pîr-i muğan hizmetinde koşup yürüdüm;
Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum;
Yardım etti, Azâzil i kovup sürdüm;
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum işte.
Garip, fakir, yetimleri kıl sen şadman;
Parçalayıp aziz canın eyle kurban;
Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan;
Hak tan işitip bu sözleri dedim işte.
Garip, fakir, yetimleri her kim sorar,
Razı olur o bendeden Perverdigâr.
Ey habersiz, sen ver sebep, kendisi korur;
Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.
Yedi yaşta Arslan Bâb a selâm verdim;
Hak Mustafa emanetini lütfedin dedim;
Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim;
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte.
Hurma verip, başımı okşayıp nazar kıldı;
Bir fırsatta ahirete sefer kıldı;
Elveda! Diyip bu âlemden göçüp gitti;
Mektebe varıp, kanayıp dolup taştım işte.
İnnâ fetehna yı okuyup mana sordum;
Işık saldı, kendimden geçip didar gördüm;
Selam verdim Üskut! Dedi, bakıp durdum;
Yaşımı saçıp, çaresiz olup durdum işte.
Eya cahil, mâna ol! Diye söyledi, bildim;
Ondan sonra çöller gezip Hakkı sordum;
Nasip etti, Azâzil i tutup yendim;
Kararlı olup, belini basıp ezdim işte.
Zikrini tamam edip döndüm divaneye;
Hak tan başka bir şey demedim bigâneye;
Mumunu izleyip çırak girdim pervaneye;
Kor ateş olup, kavrulup söndüm işte.
Adım, sanım hiç kalmadı lâ lâ oldum;
Allah yâdını diye diye illâ oldum;
Halis olup, muhlis olup fenâ oldum;
Fena fii llah makamına yükseldim işte.
Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen;
Hüda bîzardır katı yürekli gönül incitenden;
Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccîn;
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.
Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yer altına yalnız girip nurla doldum;
Hakka tapanlar makamına mahrem oldum,
Bâtın kılıcı ile nefsi parçaladım işte.
Nefsim beni yoldan çıkarıp bayağılattı;
İnsanlara hasretle bakıp inlettirdi;
Zikr söylemeyip şeytan ile yâr eyledi;
Hazırsın diyip nefs yarasını deldim işte.
Kul Hâce Ahmed, gaflet ile ömrüm geçti;
Vah ne hasret, gözden, dizden kuvvet gitti;
Vah ne yazık, pişmanlığın vakti yetti;
İyi amel kılmadan kervan olup göçtüm işte.
Eya dostlar, kulak verin dediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere
Mirâç üstünde hak Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Hak Mustafa Cebrâil den kıldı sual;
Bu nasıl ruh, tene girmeden buldu kemâl
Gözü yaşlı, halka yaralı, boyu hilâl;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Cibril dedi: Ümmet işi size haktır;
Göğe çıkıp meleklerden dersler alır;
Yedi tabaka gök iniltisiyle iniler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Bil, Hak önce Elesti birabbiküm dedi;
Kalû belâ dedi ruhum dersler aldı;
Şüphesiz bilin, hak Mustafa oğul dedi,
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Oğlum diyip hak Mustafa söze başladı;
Ondan sonra bütün ruhlar selâm verdi;
Rahmet denizi dolup taş, diye haber ulaştı;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Rahim içinde belir diye nida geldi;
Zikr et! Dedi, uzuvlarım titreyiverdi;
Ruhum girdi, kemiklerim Allah! Dedi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dört yüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak;
Nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek;
Yüz on dört bin müçtehit hizmet kılacak;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuz ay ve dokuz gönde yere düştüm;
Dokuz saat duramadım, göğe uçtum;
Arş ve Kürsü pâyesini varıp kucakladım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm;
Derdimi deyip, Hakka bakıp yaşımı döktüm;
Sahte âşık, sahte sofu görünce söğdüm;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Candan geçmeden Hû Hû! Demek hep yalan;
Bu hayâsızdan sual sormayın, yolda kalan;
Kendisi de gizli, sözü de gizli, Hakkı ı bulan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

2.H İ K M E T

Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi;
İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dört yaşımda hak Mustafa hurma verdi;
Yol gösterdim, nice şaşkın yola girdi;
Nere varsam Hızır Baba m yoldaş oldu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım;
Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım
Gece gündüz zikrederek rahat kıldım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan;
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Yedi yaşta Arslan Baba m arayıp buldu;
Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;
Allah a Hamd olsun, gördüm. Dedi, izim öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Azrail gelip Arslan Babamın canını aldı;
Huriler gelip ipek kumaştan kefen biçti;
Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Namazını kılıp yerden kaldırdılar;
Bir anda cennet içine ulaştırdılar;
Ruhunu alıp İlliyyîn e girdirdiler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Allah Allah, yer altında vatan kıldı;
Münker, Nekîr Men Rabbük diye sual sordu;
Arslan Baba m islâmından’ haber verdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Akıllı isen, erenlere hizmet kıl sen;
Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen;
Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
Hikmet söyle! Dendi, başıma nur saçıldı;
Allah a Hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Pîr-i muğân hak Mustafa, şüphesiz bilin;
Nereye varsanız, vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele;
İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet;
Hâceliğe bina koydun, kılmadan tâat;
Hâceyim, deyip yolda kalsan, vay ne hasret;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

3.H İ K M E T

Sabahları kulağıma nida geldi;
Zikr et! Dedi, zikrini deyip yürüdüm işte.
Aşksızları gördüm ise, yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkânını kurdum işte.
On birimde rahmet denizi dolup taştı;
Allah! Dedim, şeytan benden uzaklaştı;
Geçici heves, ben-sen fikri durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm işte.
On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim;
Nefs başına yüz bin belâ tutup saldım;
Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
On dördümde toprak gibi oldum işte.
On beşimde huri, gılman karşı geldi;
Baş eğerek, el bağlayıp tâzim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden habersi geldi;
Didar için hepsini terk ettim işte.
On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
Size mübarek olsun! Diyerek Âdem geldi;
Evladım! Deyip, boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan da bulundum işte.
On sekizde kırklar ile şarap içtim;
Zikrini deyip, hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı, cennet gezip huriler kucakladım;
Hak Mustafa cemalini gördüm işte.
On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
Zikrini dedim, içim dışım temizlendi;
Nereye varsam, Hızır Baba m hazır oldu;
Gavsu l-gıyâs mey içirdi, duydum işte.
Yaşım yirmiye ulaştı, makamlar aştım;
Allah a Hamd olsun, pîr hizmetini tamamladım;
Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
O sebepten Hakka a yakın oldum işte.
Mümin değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Ayet, hadis manasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte.
Rivayeti görüp Hak la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben;
O sebepten Hakkı ı anıp izleştim ben;
Can ve gönlümü Ona feda kıldım işte.
Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir;
Ne yapacaksın, günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü azap kılsa, Rabb im kadir;
Eya dostlar, nasıl cevap vereceğim işte.

4.HİKMET

Hoş gaipten kulağıma ilham geldi;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Hep ulular yığılıp bana nimet verdi;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi iki yaşta fâni oldum;
Merhem olup gerçek dertliye deva oldum;
Sahte âşıka, gerçek âşıka tanık.
O sebepten Hakk a sığınıp geldim işte.
Eyâ dostlar, erdi yirmi üçe yaşım;
Dâvam yalan, tamamı boş tâatlarım;
Kıyamet günü ben çıplak, şaşı ne yapayım
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi dört yaşa girdim, Hak tan uzak;
Ahirete varır olsam, hani hazırlık
Öldüğümde toplanıp vurun yüz bin dayak;
O sebepten Hakk a sığınıp geldim işte.
Cenazemin arkasından taşlar atın;
Ayağımdan sürüyerek mezara iletin;
Hakka a kulluk kılmadın. Deyip döğüp tepin;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Günah ile yaşım oldu yirmi beş;
Sübhan Rabbim, Zikr öğretip göğsümü deş;
Göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi altı yaşta sevda kıldım;
Mansur gibi didar için kavga kıldım;
Pîrsiz dolaşıp dert ve hâlet peyda kıldım;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi yedi yaşta piri buldum;
Gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm,
Eşiğine yaslanarak izini öptüm;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi sekiz yaşta âşık oldum;
Gece yatmayıp, mihnet çekip sâdık oldum;
Ondan sonra dergâhına lâyık oldum;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Yirmi dokuz yaşa girdim, harap halim;
Aşk yolunda toprak gibi olamadım;
Halim harap, bağrım kebap, yaş dolu gözüm;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Otuz yaşta odun kılıp yandırdılar;
Hep ulular yığılıp dünya koydurdular;
Vurup, söğüp, yalnız Hakkı ı sevdirdiler;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.
Kul Hâce Ahmet, dünya koysan, işin biter;
Göğsünden çıkan âhın Arş a yeter;
Can verende hak Mustafa elinden tutar;
O sebepten Hakka a sığınıp geldim işte.(2)

Ahmet Yesevi Üstad ile Hasbihal

Bismillah deyip Üstadım hikmetini okumaya başladım
Saçtığın inci cevher bilgileri aldık üstadım
Nefsin isteklerini kırdın sen üstadım
Biz hala peşinde koşuyor üstadım
Yaradan sözü ile açtın defteri başladık okumaya
Yüzümüz çevirdik Rahmana
Sen canı can bağladın geldin
Şimdilerde candaki bağlar kırıldı üstadım
Gönül dersen yıktık geçtik
Merhem yerine sanki zehir olduk aktık
Mazlum yanına hiç yaklaşmadık uzaklaştık
Yolda kalana yüzümüz çevirdik
Mahşer gününü unuttuk ÜSTADIM
Ümmet olamadık hep dağıldık
Ayet hadisleri unuttuk
Rızık veren Rahman unuttuk işiten duyan olamadık üstadım
Rızık nasip sadece kendimize olsun dedik
Fakir fukarayı unuttuk
Kani olup şevk şarabını içemedik üstadım
Medine varan Resul peşinde gidemedik
Gariplerin halini bilemedik
Resul çekti cefa biz süreriz sefa
Hakkı ile Rahmana kul olamadık üstadım
Uyanık tilki olup gönülleri yaktık
Nur Peygamber gibi garip gönül aramadık
Zalim zulüm yapar ses çıkaramadık
Evimizde divana kurulduk oturduk seyrettik Üstat
Canımız çok kıymetli saydık hep yattık
Yiyecek bulduk şükretmedik bilmedik ihsan
Hak sözüne kapattık kulağımızı
Garip fakir gönlünü sormadık Üstat
Rahman razı olacağının peşinden koşamadık
Nur Muhammed öğüdünü tutmadık
Yalan yere yemin ettik utanmadık

Mehmet Aluç (Kul Mehmet)


Warning: Division by zero in /home/islamali/public_html/wp-includes/comment-template.php on line 1415
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ