Selman-ı Farisi Hakkında Sohbet

“İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.

Allah, onlara altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte en büyük başarı, en büyük saadet ve en büyük bahtiyarlık budur.” (Tevbe, 9/100) Bugün hep beraber Asr-ı Saadet devrine gidip Peygamber Efendimizin (sav) “gökteki yıldızlar” diye tabir ettiği, “Cennet üç kişinin hasretini çeker” buyurarak müjdelediği sahabelerinden olan; Rabbini tanımak ve bilmek için çok büyük fedakârlıklar göstererek yerini, yurdunu, anne ve babasını terk eden o güzel insanın hayatını anlamaya çalışacağız.

Rasulüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah bana Ashabımdan hususi olarak dört kişiyi sevdiğini bildirip, benimde onları sevmemi emretti. Bunlar Ali, Miktad bin Esved, Ebu Zer ve Selman’dır.” Evet bugünkü sohbetimizde “Selman ibn-i İslam’ı” (İslam’ın Oğlu Selman’ı) yani Selman-ı Farisi (ra). konuşacağız, Hz.Ebubekir’den sonra tasavvuf, tarikat zincirinden olan velilerin ikinci halkası… Hak ve hakikat aşığı bir yiğit… Son Peygambere kavuşma hasretiyle yanıp tutuşan ve bu arzusuna kavuşabilmek için babasının servetini, dünyanın rahatını bırakıp köleliğe razı olan bir aşık… Sonunda sabır ve azmin sembolü olarak memleketi İsfahan’dan çıkıp diyar diyar dolaşan ve arzusuna ulaşan bir iman eri. İsterseniz Selman’ın hakkı aramasını konu edinen hikayesini kendisinden dinleyelim.

“İsfahan şehrinde yaşayan Fars asıllı bir gençtim. Bu şehre bağlı Ceyyan diye anılan bir kasabadandım. Babam kasabanın reisi, en zengini ve en gözde insanıydı. Herkesin kendisini sevip saydığı Mecusi bir din adamıydı. Dünyaya geldiğim günden itibaren yeryüzünde babamın en sevdiği varlık bendim. Beni çok seviyor, yanından ayırmıyordu. Ve gün geçtikçe de, bana olan sevgisi artıyordu, hatta üzerime o kadar çok titriyordu ki sanki kaçıp gidecek genç bir kız muamelesi yapıp beni eve kapatıyordu. Ateşe tapıcılıkta gerçekten titiz ve vefalı bir çalışma ile ateş bakıcısı konumuna yükselmiştim. Bu mecusilikte iyi bir rütbe idi. Gece gündüz yanan bu ateş artık bana emanet edilmişti.

Babamın, idareciliğini yaptığı büyük bir tapınak vardı. Kendisine ait olan bu tapınağın geliri de çok iyiydi, idareciliğini babam yaptığı gibi gelirini de kendi topluyordu.” Selman, babasının kendisini uzun süre başkalarıyla görüştürmemesi sebebiyle ne Hristiyanlar, ne de diğer dinlere inanan insanlar hakkında bilgi sahibiydi. Bu sebepten, Selman mecusi olarak yetişmişti. Babası o kadar dinine bağlı idi ki; Mecusilik ateşinin bir an dahi sönmesini istemezdi. Bu yüzden çocuğu evden çıkartmazdı. Ama kaderin karşısında durulmaz. Allah Selman’ı son Peygambere kavuşturacak ve İslam’la şereflendirecekti. İran’ın çiftlik ağalarından olan babası devamlı çiftlikle meşgul olur, gelirini toplardı. Bir defasında meşguliyet sebebiyle çiftliğe gidemedi ve oğluna şöyle dedi:

“Oğlum! Ben öldükten sonra bu malların sahibi sen olacaksın. Görüyorsun ki ben yaşlandım, çiftliği ihmal ettim, bari sen git de oranın işiyle ilgilen, mallarını ve arazilerini tanı!” dedi. Selman diyor ki; Ertesi gün, farklı olarak o büyük ateşin yanına gitmedim. Bu kez tarlanın yolunu tuttum Çünkü babam artık büyüdüğümü düşünüp beni tarlaya göndermişti. Bir gün yine tarlaya giderken, yolda bir takım garip sesler duydum, sesin geldiği tarafa döndüğümde Hristiyanların ibâdet ettiği bir kiliseyi gördüm. Ne yaptıklarını seyretmek için merakla içeri girdim ve ne olup bittiğini anlamadan ayinin içinde buldum kendimi.

Hrıstiyanlar hakkında bilgim yoktu. Onları iyice dinleyince, koro halinde dua ve ibadet ettiklerini anladım ve hoşuma gitti. Sonra kendi kendime: “Bu din bizim dinimizden, bu ibadette bizim ibadetimizden daha hayırlıdır” dedim. Dinlerine girmeyi arzu ettim. Üstelik kendimi akşama kadar ayine kaptırıp; çiftliği, tarlayı ve köyü de unuttum… Ayinden sonra orada bulunanlara: “Bu dinin asıl yurdu, merkezi nerededir?” diye sordum.
Onlar : “Bu dinin aslı Şam’dadır” diye cevap verdiler. “Peki” dedim. “Ben de Şam a gitsem beni de bu dine kabul ederler mi?” dedim.

“Evet kabul ederler” dediler. “Sizlerden yakında Şam’a gidecek kimse var mıdır?” diye sordum “Bir müddet sonra bir kervanımız Şam’a gidecektir” diye cevap verdiler.

Oradan ayrıldığımda güneş batmıştı. Tabiî, babamın çiftliğine de gitmemiştim. Akşam olunca isteksiz bir şekilde eve döndüm. Babam izinsiz kaybolduğum için sinirlenmiş, fakat beni gördüğü için de sevinmişti. O gün ne yaptığımı sordu, bende babama başımdan geçenleri anlattım. “Babacığım! Ben kiliselerinde dua ve ibadet eden bazı insanlarla karşılaştım. Onların dinleri ve ibadetleri daha çok hoşuma gitti. Yanlarında güneş batıncaya kadar kaldım” dedim.

Babam yaptıklarımdan son derece korkup dedi ki: “Yavrum! Bu din iyi değildir. Senin ve atalarının dini ondan daha iyidir” Bende: “Hayır! Onların dini bizim dinimizden daha üstündür” dedim. Babam söylediklerimden, dinimden döneceğimi anlayınca bana şiddetle kızdı ve fikrimde ısrar etmem sebebiyle ayaklarıma zincir vurarak beni hapsetti. Babamın bu hareketi girmiş olduğum yeni din hakkındaki düşüncelerimi değiştirmeyi bırak, bu arzumu daha da şiddetlendirmişti.

Karanlık bir odada yalnız başıma ve üstelik zincirlere vurulmuş olmama rağmen bir fırsatını bulunca Hristiyanlara şöyle bir haber gönderdim: “Size Suriye’den gelen bir kervan uğradığında, Şam’a dönmeden önce bana haber veriniz” dedim. Birkaç gün sonra, Hristiyanlara Suriye’ye gitmek üzere yola çıkmış bir kafile uğrayınca, bana haber gönderdiler. Bende bir yolunu bulup ayağımdaki zincirleri çözdüm, gizlice kervanla birlikte yola çıktım. Ve nihayet Suriye’nin Şam şehrine ulaştım. Oraya varınca, oradakilere “İlim bakımından bu dinin mensuplarından en üstünü kimdir?” diye sordum: “Kilisenin idarecisi rahiptir” dediler. Onun yanına gittim ve: “Hristiyan olma arzumu, kendisinin yanında kalarak, ona hizmet etmeyi ve ondan ilim öğrenerek, onunla birlikte burada ibâdet etmek İstediğimi” söyleyince, rahipte: “Tamam yanımda kalabilirsin”, dedi. Bunun üzerine kiliseye girdim ve onun yanında kalarak ona hizmet etmeye başladım.

Fakat bir müddet sonra, bu rahibin ilmine ve makamına rağmen hiçte iyi birisi olmadığını anladım. Adam, dindaşlarının sadaka vermelerini nasihat edip duruyor, onları sevap kazanmaya teşvik ediyordu. Ama o, Allah rızası için verilen sadakaları kendisi için ayırıp saklıyordu. Fakir ve yoksullara hiçbir şey vermiyordu. Bu şekilde tam yedi küp altından oluşan bir hazine biriktirmişti. Bu gördüklerim hiç hoşuma gitmemiş, kendisine çok kızmıştım. Çok geçmeden bu kişi öldü. Çevredeki Hristiyanlar onun cenazesini defnetmek için toplandılar. Büyük bir kalabalık onu son yolculuğuna uğurlamak için biraraya gelmişti. Onlara hitap ederek dedim ki: “Ey millet! Neden bu adama bu kadar hürmet ediyorsunuz, o sizin sandığınız gibi hürmete layık bir insan değil, kötü bir kişidir. Sizin sadaka vermenizi ister ve sizi sevap kazanmaya teşvik ederdi. Fakat ona sadakaları getirdiğinizde kendisi için ayırıp saklar, yoksullara hiçbir şey vermezdi” dedim.

Bana kızmışlardı. “Bunu nereden anladın?” dediler. Onlara: “Verdiklerinizi sakladığı hazinesinin yerini size gösterebilirim” dedim. Onlar: “Evet haydi, orayı göster” dediler. Onlara verdikleri bağışların saklandığı yeri gösterdim. Gösterdiğim yerden altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Bunu görünce çok şaşırdılar, öfkelendiler. “Biz de bu adamı gömmeyiz” dediler ve adamın ölüsünü çarmıha gerip taşladılar. Böylesine çirkin bir manzara bile Selman’ı yeni dininden soğutmamıştı. Çünkü Onun ruhunda daima hakka hasret vardı.

Selman anlatmaya devam ediyor; Kısa zaman sonra ölen rahibin yerine başka birini tayin ettiler. Ölen rahibin yerine gelen bu yeni din adamı gerçekten inancı kuvvetli, dünya malına önem vermeyen birisiydi. Ona tabi oldum. Onunla bu dini daha çok sevmiştim. Dünyada ondan daha dindar, ahirete ondan daha düşkün, gece gündüz ondan daha çok ibâdet eden hiç kimse görmemiştim. Onu çok sevdim çünkü tevhid inancına sahip bir kimseydi. Allah’ın birliğine inanıyor, eşi benzeri olmadığını kabul ediyor İsa’ın (as) tebliğ ettiği bozulmamış inancı koruyordu. Uzun zaman onun yanında kaldım. Fakat her canlı gibi bu rahibinde ömrü sınırlıydı. Ölümüne sebep olan hastalıktan yatağa düşünce, ona dedim ki:

“Efendim, uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü siz Allahın emirlerine itaat ediyorsunuz ve yasaklarından kaçıyorsunuz. Siz vefat ettiğiniz zaman ben ne yapayım. Bana ne tavsiye edersiniz” dedim.

Rahip: “Evladım, bugün dünya helak olma yolunda süratle ilerliyor. Çünkü insanlar Hak dini değiştirip; emir ve yasakların çoğunu terkettiler. Bizim bu Şam’da da insanları ıslah edecek bir kimse yoktur. Kime gitsen seni ifsâd eder, itikadını bozar. Benim gibi sadece Musul’da oturan birisini biliyorum. O dinini değiştirmemiş ve ahlakını bozmamıştır. Ondan başka da tevhid inancına sahip olan inancını kirletmeyen, tahrif etmeyen, yeryüzünde bu inançla yaşayan başka biri var mı yok mu? bilmiyorum. Sen onu bul, ben ona gitmeni tavsiye ederim.” dedi.

Peygamberimizin büyük müjdelerine mazhar olmak elbette kolay bir iş değildi.
O rahipte ölünce, Selman en iyiye, en güzele ve Hakikate varmak arzusuyla için-için yanıyor dağlar tepeler aşıyordu. Sonunda Musul’a vardım ve orada rahibin sözünü ettiği alimi buldum. Gerçekten bu da ölen rahip gibi dinine bağlı biriydi. Fakat hayatının son yıllarını yaşıyordu. Ona başımdan geçenleri anlattım: “Falan şahıs ölürken bana, senin hak din üzerine olduğunu ve yanına gelmemi tavsiye etti” dedim. O da bana: “Peki, yanımda kal” dedi. Fakat sanki iyi insanların hasat mevsimi yaşanıyor, hepsi birer birer ebedi olan ahiret alemine göçüyorlardı.

Bu alimde ölüm yatağına düştüğünde, ona: “Efendim! İşte Allah’ın emri sana geldi. Sen benim durumumu ve niyetimi biliyorsun. Beni kime bırakacaksın, ne yapmamı emrediyorsun” O da “Oğlum! Bizimle aynı inancı taşıyan bizim gibi yaşayan Nusaybin’de oturan alim bir kişi biliyorum. Ondan başka kimseyi de bilmiyorum, sen onun yanına git” dedi. Bu sırada Selman’da büyümüş ve genç olmuştu. Anne babasından uzak olarak, yıllar akıp gidiyordu. Ama ateşe tapan bir âilenin çocuğu olan Selmân, gerçek dini bulmak için, diyardan diyara dolaşıyordu. Rabbini tanımaya, bilmeye kendini öyle bir kaptırmıştı ki, gözü hiçbir şey görmüyordu. Tek derdi, yaratıcısını hakikatiyle bilmek ve öğrenmekti. Selman’ın bu halinden çok ibret almalıyız. O Abid’de toprağa verilince, Nusaybin’deki şahsın yanına gittim. Başımdan geçenleri ve bundan önceki kişinin tavsiyesini ona anlattım. Orada ki alim: “Peki, burada kal” dedi.

Bende onun yanına yerleştim. Nusaybin’deki bu zat Suriye’li ve Musul’lu diğer zatlar gibi çok dindar biriydi. Çok geçmedi, o da öldü. Ölmek üzereyken ona dedim ki: “Benim durumumu biliyorsun. Bana kimi tavsiye edersin, ne yapmamı emredersin?” O da bana Anadolu topraklarında bulunan Ammuriye (Sivrihisar) şehrindeki bir adama katılmamı istedi. Bende ona katılmak için yola çıktım. Oraya ulaşınca Hak dinin kalan son rahibinin huzuruna çıktım. Ona başımdan geçenleri anlattım.

O da diğerleri gibi iyi biriydi, yanında yaşamaya başladım. (Ammuriye) Sivrihisar’da çalışıp birkaç sığır ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Çok geçmeden o da öldü. Ölürken ona da aynı şeyleri söyledim. Bana kimi tavsiye edebileceğini sordum. O da bana: “Oğlum! Vallâhi, seni kime göndereceğimi bilmiyorum. Yeryüzünde bizim gibi inanan, bizim inandığımız dine bağlı bir insanın kaldığını zannetmiyorum. Aslında İbrahim’in dini üzere tevhid inancını tebliğ edecek âhirzaman Peygamber’inin gelme zamanı çok yaklaştı. O Peygamber, Arap’lar arasından çıkacak. Doğup büyüdüğü şehirden hicret edecek; iki tarafında yanık taşlıkların uzandığı, hurması bol olan bir şehre yerleşecek.

Onun âhirzaman peygamberi olduğunun gizli olmayan bazı alâmetleri vardır ve bu alâmetler şunlardır: kendisine hediye verilirse onu kabul eder yer, fakat sadakayı kabul etmez, bir de iki kürek kemiğinin arasında peygamberlik mührü vardır. Eğer Bir yolunu bulursan benden sonra o diyara git! O’na katıl”dedi.

Bu sözleri can kulağı ile dinleyen Selman’ın kalbinde yepyeni bir iman dünyasının nurları parlıyordu. Yanında bulunduğu bu zât vefat edince, onun tavsiyesi üzerine Arap diyârına gitmeye hazırlandı. “Arayan bulur” gerçeği Selman’ın hayatında nihayet ortaya çıkacaktı, gözleri ışıl ışıldı. Öyle heyecanlıydı ki, içi içine sığmıyordu.

Rabbine ulaştıracak gerçek kaynağı bulacaktı. Yıllardır aradığı belkide buydu. Ammuriye’de kendisine birkaç sığır ve koyun edinip ihtiyaçlarını karşılayarak Arabistan yarımadasına gidecek bir kervan beklemeye başladı. Selman anlatmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonra bir müddet daha Ammuriye’de kaldım. Ticâret için bulunduğum yerlere kadar gelen Kelb kabilesinden bir kafile, Arap yarımadasına geri dönmek üzere idiler. Onlara dedim ki: “Bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, karşılığında beni Arap diyârına götürür müsünüz?” dedim. Kelb oğulları teklifimi kabul edip beni aralarına aldılar. Kervanla günlerce kızgın çölde yol aldım ve Kurâ vadisi denilen yere gelince, kervan konakladı.

Kervancıların içinde bulunan bazı zalim kimseler bana ihanet edip, elimi kolumu bağlayıp “Bu, bizim kölemizdir!” diyerek bir Yahudi’ye sattılar. Bundan sonraki hayatımı bir yahudinin kölesi olarak geçirecektim. Fakat ben köleliğe aldırmıyor, devamlı o rahibin anlattıklarının heyecanı ile yaşıyordum. Yahudi nin yaşadığı yerde hurma bahçelerini görünce, “Âhirzaman peygamberlerinin hicret edeceği yer, herhalde burasıdır” diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet bu Yahudi’nin hizmetinde kaldım.

Aradan çok geçmeden Beni Kurayza kabilesinden bir kişi bu Yahudi’yi ziyarete geldi. Efendimin amcasının oğlu oluyormuş, görünce beni beğenmiş, efendime rica ederek beni ondan satın almak istedi. Efendim de amcasının oğlunu kıramayarak beni ona sattı. Benim hayatımda değişen bir şey yoktu. Şimdi bir başkasının kölesiydim. Yeni efendim beni kendi yurduna getirince, kendi kendime “Aman Allahım! Bu nasıl bir kaderdi böyle? Burası Medine” dedim.

Görür görmez hemen tanımıştım. İşte alemlerin Rabbi olan Allah Teala beni Rasûlüne (sav) getirmişti artık. Yıllardır izlerinin peşine takılıp koştuğum, hayalimde canlandırdığım “iki taşlık arası hurmalık olan” yerdeydim. Artık günlerim Medine’de geçiyor, beni satın alan Yahûdî’nin bağında, bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Fakat köleliği fazla kafaya takmıyor, devamlı rahibin anlattıklarını düşünerek her zaman aynı heyecan içinde yaşıyor, sıkıntılara aldırmıyordum. Tek amacım vardı oda Son Peygamberi bulmak. Başka hiçbir şeyi düşünmüyor, gözüm başka bir şey görmüyordu. Bu olup bitenlerin sarsıcı heyecanı içinde kimseye ne bir şey soruyor, nede bir şey söylüyordum.

Yıllar yılları kovaladı, zaman su gibi akıp geçti. Bütün kainatın, bütün alemlerin, bütün yaratılmışların beklediği nur nihayet doğdu. Hz.Muhammed’e (sav) peygamberlik görevinin verildiği duyuldu.

Herkes bunu konuşuyordu, iki kişi bir araya gelse, Mekke’de Peygamberliğini iddia eden, bu yeni dinin büyük peygamberinden söz ediyordu. Selman konuşulanları dinledikçe kalbindeki ve kafasındaki sırrın artık çözüleceğine inanıyordu. Ve o büyük Peygamberi görmek, O’na tâbi olmak, O’nun mecnun’u ve kölesi olmak istiyordu. Hayat Selman’ın gözünde hakka ve hakikate ulaşmaktı, ta çocukluğundan beri bu sevdanın hasretiyle yaşamıştı.

Şimdi bu sevda Selman’ı daha kuvvetli ve şiddetli bir şekilde kendisine çekiyordu.
Oysa Selman, şimdi birisinin kölesi, birisinin malıydı. Hem Mekke’den de epeyce uzakta bulunduğundan davetten ve gelişmelerden haberi olmamıştı.

Yine bir gün Selman kendisini satın alan Yahûdî’nin bahçesinde, bir hurma ağacının üzerinde hurma toplamakla meşguldü. Sahibi olan Yahûdî de, ağacın altında gölgeleniyordu. Sahibinin bir akrabasının, öteden beri yanlarına söylene söylene gelerek; “Allah Beni Kayle’nin canını alsın” diyor ve konuşmaya devam ediyordu.(Beni kayle Evs ve Hazrec kabilelerinin her ikisine birden verilen isimdir). “Onlar şu anda Kuba’da, Mekke’den gelen kendisinin peygamber olduğunu iddia eden bir adamın çevresinde toplanıyorlar” dedi.

Selman diyor ki; Bu sözleri duyunca heyecandan titremeye başladım; sanki dizlerimin bağı çözülmüştü, az kalsın ağaçtan efendimin üstüne düşecektim. Hemen hurma ağacından aşağı inip o heyecanla o adama “Ne dedin sen! Ne söylüyorsun? Çabuk tekrar et” dedim. Adam çok şaşırmış, efendim ise kızmıştı, daha fazla konuşmama fırsat vermedi ve bana kötü bir yumruk attı. Sonra da şöyle dedi: “Bundan sanane, seni ne ilgilendiriyor ki soruyorsun, çabuk ağaca çık, işine bak!” dedi. Selman o an hiçbir şey hissetmiyordu. Hayatta mıydı, değil miydi? Bilmiyordu. İster istemez işine döndü. Kalbinin bağlandığı heyecan, yıllardır hasretini çektiği müjde ve o büyük Peygambere kavuşma istediğinden başka bir şey duymuyordu.

Selman Âhir zaman peygamberinin geldiğini işte bu şekilde işitti ve kendisinin Kubâ köyünde olduğunu öğrendi. Allah Teala Ashab-ı Kiramın Nurlu yolunu takip ederek, Rasulüllah’ın (sav) Sünneti Seniyesine uyarak Rızasını kazanmayı nasip etsin. Ahirette O büyüklerin şefaatine mazhar eylesin… Amin

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ